Cuma, Aralık 09, 2005

döner istiyorum ama dönmesin istiyorum

hayatım, hiç bu kadar boktan ve hiç bu kadar güzel olmamıştı!


"insanın kendi kendisiyle çelişme ve çekip gitme hakkını elinden alandır toplum" der charles baudelaire ve ben buna izin veremem.


uzun zamandır içmediğim sigara dudaklarımın arasında, saçlarımı tepeden toplamışım ve üzerimde yakası yavşamış rengi solmuş eski bir tişörtle çamaşır yıkıyorum. yapayalnızım ve çok yakında sevgilim gelecek. hayat denen şey, kaybettikten sonra bulmak, öldürdükten sonra doğurmak, nefret ettikten sonra aşık olmak, kavga ettikten sonra sevişmek, kirlettikten sonra yıkamak, dağıttıktan sonra toplamak, dibe vurduktan sonra yukarı çıkmak, düştükten sonra ayağa kalkmak, dansettikten sonra uyumak, öğrendikten sonra unutmak, ağladıktan sonra gülmek, çığlık attıktan sonra susmaktan ibaret.

hayatın kendisi, kocaman bir çelişki zaten.

ve siz, benim çelişkilerimi bulmak ve yüzüme vurmak için,hala çırpınıp duruyorsunuz. hayatım, size ne yaptığımı, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne planladığımı anlatmaya çalışmakla geçiyor. ve siz, hala anlamaya çalışmıyorsunuz. az önce ağlarken birden kahkaha atmama anlam veremiyorsunuz. sadece on dakikalık bir seans sonrasında ''manik depresif başlangıcı. ilaç kullanmayı kabul ederseniz, size bir kutu prozac yazıyorum.'' diyen ibne psikiyatrist gibisiniz. vizite ücretiniz ne kadar? kredi kartı geçiyor mu? demek on iki ay taksit bile yapabiliyorsunuz! vay canına! mutluktan uçmak ya da mutsuzluktan gebermek gerekiyormuş meğer.

ve ben buna izin veremem.

franklin'in on üç konusu

1752'de, fırtınalı bir gecede, komşularının, amerika semalarında uçurtma uçurmasına bir anlam veremeyerek haline güldükleri adam; benjamin franklin!

delileri hep sevmişimdir. ama bu adam tam bir deli değildi şüphesiz. aksi halde, amerika'nın senatörü olmazdı.

kitaplığımı karıştırırken, yere küçük bir kağıt parçası düştü. bir yüzünde, sağlık sigortası poliçesinin doldurulmuş bir fotokopisi olan bu kağıt parçasının diğer yüzünde, ''franklin'in on üç konusu'' başlıklı on üç maddeden mütevellit bir liste. bir tanrı varsa eğer, o'nun bir işareti olmalı bu diyerek okumaya başladım.


1- ölçülü olmak
2- sessizlik
3- düzen
4- kararlılık
5- tutumluluk
6- çalışkanlık
7- içtenlik
8- adalet
9- ılımlılık
10- temizlik
11- sukunet
12- iffet
13- alçakgönüllülük


bir süre kağıda baktım. sonra hiç acımadan tam ortasından yırtıp çöp sepetine yolladım. çöpten belli belirsiz, derin bir ses duyuldu bir an;

- kim seni, kendinden daha fazla kandırdı?

ah benjamin!

Salı, Aralık 06, 2005

tanrılar ''kardeş'' istiyor

- öyleyse beni neden doğurdun anne? neden buna izin verdin baba?
- aslında istemiyorduk.
- hadi ya?
- evet. abin o zaman 4 yaşındaydı. agresifti. çılgındı. psikolojik sorunları vardı. gittiğimiz bütün doktorlar ve mülki idare amirleri, abinin bir kardeş istediğini, kendisine bir kardeş vermezsek, düzelemeyeceğini beyan ettiler.
- siz de eve gelip hemen benim için çalışmalara mı başladınız?
- evet.
- yani ben bu evrende, 4 yaşındaki bir çocuk, beni istedi diye mi yaratıldım?
- gibi..
- ahahhaha!
- ......
- ahahhahha! sinirlerim bozuldu, kusura bakmayın! ahahahha. ben de hiç iyi değilim..ahahaha. bakın psikolojik bozukluklarım olduğundan da hiç şüphem yok..ahahha! bir kardeş istiyorum anne? baba? ahahha, bana bir kardeş verin!
- üzgünüz..artık çok geç.
- ahahahha! öyleyse abimi getirin bana. hesap soracağım!
- soramazsın. o sırada 4 yaşında olduğu için, bütün kanunlar kendisinden yana. 6666 sayılı varoluş kanunu'nun 13. bendinin 9. maddesine göre; ''ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.!
- ahahahha. bulutsuzluk özlemi'nin o bi kere, ne kanunu?!
- konuşma bitmiştir! odana!
- ahahahha. peki.


başıma ne geldiyse, fazla sorgulamaktan geldi...

Pazar, Aralık 04, 2005

america, fuck yeah!

telefonum çaldı...sustu..gözlerimi açtım. kahrolası telefon nerde? ben bu sabah -yine- neden agresifim? krema neden bu kadar yumuşak? neden benim babam, dr. oetker gibi güzel pasta yapamıyor?


bir pazar sabahının şanına yakışacak üç şey; gazete, çay ve sıcak ekmek!

doğruca fırına koştum. fırıncının kızını dün gece çok mu zorlamışlardı bilmiyorum ama, son derece yorgun ve suratsız görünüyordu. benden başka kimsenin almadığından emin olduğum ve bu yüzden bana özel yapıldığını sandığım ekmeklerden aradım, yoktu. neden pazar sabahı lanet olasıca fırıncı, benim ekmeklerimden pişirmiyor?

- selam, kepekli mi bu?
- ...
- kepekli? bu? hey?
- ......hayır.
- peki kepekli yok mu?
- ......kalmadı.
- (müşteriye ilgisiz ve saygısız olduğun için şimdi şurda olay çıkartıp şu susamlı galetaları bi tarafına sokardım ama neyse ki güzel bir gün bugün!) peki.

gazete bayiine koştum doğruca. gözüme kestirdiğim gazeteleri yüklendim. oradan simit almak için fırıncının kızının geceyi mışıl mışıl geçirdiği başka bir fırına uçuverdim. yeni çıkmış simitler; sıcacık! neden hiç beklemediğim anda meydana gelen böyle ufak tefek olaylar çok mutlu olmamı sağlıyor? neden fırıncıyı öpmek istiyorum bir anda? neden mutluluğumu illa ki başkasıyla paylaşmam gerekiyor?

eve dönüyorum. ev tamamen bana ait.

çay fokurtusuna trey parker karışıyor.

america... america... america,
fuck yeah!
coming again,
to save the mother fucking day yeah,
america,
fuck yeah!

küresel ısınmaya karşı amerika denen hödük ülkeyi protesto için yapılacak olan mitinge katılacaktım sözde. uyuyakaldım. burdan kendisine bir türlü imzalamadığı kyoto protokolünün girmesini temenni ediyorum. ahahahha!

bi de, sabah beni uyandıran o sesin sahibini seviyorum. evet.

Çarşamba, Kasım 30, 2005

rutubet

hayır, iyi biri değilim. hiç bir zaman olmak istemedim. bir gün hiç istemediğim halde, cesedimi toprağın altındaki kurtçuklara emanet ettiklerinde, arkamdan;

- nasıl bilirdiniz?
- iyi bilirdik!

denmesini istemiyorum. mümkünse, hiç bir şey denmesini istemiyorum. o gün mutlaka yağmur yağmalı ve şemsiyesiz insanlar daha fazla ıslanmamak için, cenazemi olanca telaşla ve hızla terketmeliler. imam efendi son duasını yapmadan önce, bana hayatın sırrını vermeli ve ben kendisine artık çok geç olduğu için ağız dolusu küfretmeliyim.

...

rutubet kokuyor her yerim,
gel ve ısıt beni!

Cumartesi, Kasım 26, 2005

her gidişin bir dönüşü var

otobüsteyim...

otobüs, bej rengi nefis deri koltukları ve molalarda torbadan azığını çıkarıp leş gibi kıymalı pide kokutan yolcularıyla o kadar tezat ki; gülsem mi kussam mı şaşırıyorum. neyse ki yanımda kolonyalı mendil var. bıyıkları yeni çıkmış muavin çocuk ''ne içersiniz?'' diye soruyor. ''kahve, bir de ekstra şeker alırsam sevinirim.'' diyorum. muavin çocuk sevinmemi pek iplemiyor olacak ki, ekstra şekerim gelmiyor bir türlü. zaten kahve diye verdiği küçük poşetteki kahvenin, kahve olduğundan şüpheliyim. ve hatta yanındaki kremanın krema, şekerin de şeker olduğundan da şüpheliyim. off, içemeyeceğim. alın bunu burdan!

usul usul yağmur yağıyor. silecekler sürekli çalışıyor. öyle güzel yerlerden geçiyoruz ki, 16 numaralı deri koltuğumdan pencereye yapışmış, dünyayı seyrediyorum. sağımdan ağaçlar geçiyor, patikalar geçiyor, sarı yapraklar geçiyor, minik bir dere geçiyor, koyunlar geçiyor, hayat geçiyor. nerdeyse ''durun!'' deyip otobüsten aşağıya atacağım kendimi, zor tutuyorum. dışarısı o kadar güzel ki; o patikayı takip etmek, çamura bata çıka yürümek istiyorum. nereye gittiğim hiç önemli değil.

uyanıyorum...kafam cama yapışmış, saçlarım darmadağın, otobüsün içi çok sıcak. yağmur deli gibi hızlanmış. uzaklardan ışıklar gözüküyor. yanımda hiç tanımadığım yaşlıca bir teyze bana bakıp gülümsüyor ve ''geldik çok şükür!'' diyor. ne kadar da mutlu! nerdeyse halay çekeceğiz otobüsten kendimizi atınca ''geldik'' diye.


o patikada inseydim keşke...

Çarşamba, Kasım 23, 2005

laylaylom

dikkat: is bu post, istek üzerine yazilacaktir. öhöm!

uyandim..günes gözüme gözüme girerken mutfaktan mis gibi taze kahvalti kokusu geliyordu. tanrim, o kadar mutluydum. hayat ne kadar güzeldi lan! ay pardon, lan dedim. benim gibi hanim hanimcik bir kadin icin ne kadar ayip oldu. neyse. hayat cok güzel diyordum. çiçekler açmis, kuslar ötüyordu. herkes o kadar iyiydi ki, herkes o kadar sevgi doluydu ki. yasamayi çok seviyordum. gelecek çok güzel olacakti. ama zaten bugün de yeterince güzeldi....


eaaaah, ne lan bu?!

görüldügü üzere ''neseli'' seyler yazmayi beceremiyorum. hayati seviyorum evet ama bu hayatin ne kadar boktan oldugu gercegini -malesef- degistirmiyor.

ahah!

Salı, Kasım 22, 2005

i might be wrong

gözlerimi açiyorum. içinde bulundugum odanin yana yatmis görüntüsü geliyor gözlerimin önüne, kimbilir benden önce kaç tane kafanin degdigi yastigimin hizasindan. karman çorman bir oda. benden baska kimse yok. bu iyi...

kalkiyorum. banyoya gidiyorum. neyse ki 24 saat sicak su var bu evde. yüzümü defalarca yikiyorum. o an kafamdan bir seyler geciyor olmali ki, ne kadar süredir aynanin önünde yüzümü yikadigimi hatirlamiyorum. banyodan çikip yandaki mutfaga giriyorum. hemen bir 3ü1arada hazirliyorum kendime. ayilmam lazim. ayilmasam ne olacak? istanbul'da bombos bir evdeyim. olsun, yine de ayilmak istiyorum.

ayiliyorum. mutfagi toparlamaya karar veriyorum. bulasiklara saldiriyorum hemen. bütün bardaklari yikamaya ant içtim! tek bir kullanilmis bardak kalmamali. bir yandan bagira cigira sarki söylüyorum. sarkiyi tam yarisinda unutuyorum. siktiret! bastan basliyorum! bu benim sarkim nasilolsa...

kafami yandaki minik pencereye ceviriyorum istemsizce. birileri bana bakiyor gibime geliyor. yanilmamisim! karsida ayni hizada atölye gibi bir yer var ve içeride belki on tane kiz bir yandan ellerindeki isi yapiyorlar, bir yandan aralarinda konusuyorlar. biri bana bakiyor. hepsi de gülümsüyor. hepsi de çok mutlu. hepsinin tek sorunu, nisanlisiyla evlenebilmek için gerekli olan çeyizdeki son eksik parça sanki. o yemek takimi alindi mi, artik evlenebilirler ve sonsuza kadar mutlu olabilirler. sictigimin yemek takimi eksik sadece mutlu olabilmek icin.

kendi hayatimi düsünüyorum.

kapidan cikip, aralarina katilmak istiyorum bir an.
onlar gibi mutlu olmak istiyorum.

elimdeki bardak kayiyor bir anda. mermer lavabonun tam ortasina düsüyor. bir kaç parçaya ayriliyor. köpüklerin arasindan parmagimdan hafifce sizan kana bakiyorum. ve yarim kalan sarkima en bastan basliyorum...





what would i do?
if i did not have you..

Pazar, Kasım 13, 2005

su beşlisi

küçük, karanlık bir odadayım. bir yerlerden blackmore's night çalıyor. tam karşıma bağdaş kurmuş oturuyor. elindeki büyük kartları güzelce karıştırıyor ve tam önüme, ayaklarımın ucuna bırakıveriyor. gülümsüyor. saçları iyice uzamış ve dalgalı, simsiyah bir perçem, dudaklarının üzerinden aşağıya sarkıyor. gözlerine bakıyorum. gözbebekleri büyümüş. bu kadar büyük müydü?

- ne içtin sen?
- hiç bir şey.

yalan söylüyor. herkes gibi, ben de bana yalan söylenmesinden hoşlanmıyorum. ama bu seferlik affediyorum. kartlara şöyle bir bakıyorum. içlerinden bir tanesine gözüm takılıyor. halbuki hepsi arkasını dönmüş ve hepsi arkadan aynı gözüküyorlar. ama o biri, bana bakıyor. o biri, sanki diğerlerinden ayrılıyor.

gözlerimi kapatıyorum. son zamanlarda herhangi bir şey hissetmediğimi düşünüyorum. doğru düzgün sevinemiyorum, üzülemiyorum, incinemiyorum, sevemiyorum, kızamıyorum. son zamanlardaki ruh halim kesinlikle: nötr. bir zamanlar aşık olduğum, o kadar da değil, olduğumu sandığım, bedeninin her bir karesini hafızama kazıdığım, ellerim saçlarında olmadan bir türlü uyuyamadığım adam tam karşımda duruyor ve ben, hiç bir şey hissetmiyorum.

- hangisi?
- bu.

su beşlisi çıkıyor.

- her şey ellerinizden akıp gidecektir. tutunmak yalnızca keder getirir. bırakmak zorundasınız.





bıraktım bile...

Çarşamba, Kasım 09, 2005

sadece biraz içim sıkılıyor

ben şimdi; yaşadığımız ülkenin hak ve hukukuna göre, henüz reşit bile olmamış, hayatında ''büyümek''ten başka bir sorumluluğu olmayan, tek derdi bir türlü şekillenmeyen saçları olan küçücük, minicik bir kız olsaydım...

olsaydım; biz yetişkinlerin ''içim sıkılıyor'' diye adlandırdığımız ve fakat altını kocaman bir kürekle kazdığımızda, ''bunalım, depresyon, varoluş acısı, birtakım psikolojik bozukluklar'' çıkacak o iğrenç ötesi duygu ile, çok daha kolay başedebilirdim. örneğin; en siyahından depresyon hırkamı giyer, saatlerce yatağımdan çıkmaz, beni merak edip de arama zahmetine giren tüm dostlarıma ''siktirin gidin başımdan.'' derdim. ve kimse beni yargılamaz, kimse bana kızmaz, kimse beni anlamamazlıktan gelmezdi.

- tipik bir ergenlik bunalımı!

oysa; büyüdüm! fiziki olarak büyüyünce, beyinsel olarak da büyümem gerekiyordu. bu bir doğa kanunu. böylece, artık mantıklı düşünmem; mantıklı hareket etmem; sorumluluklarımın bilincinde olmam; yatakta saatlerce yatıp vakit öldürmek bir yana, faydalı işlerle uğraşmam; hayatımı yoluna koymam; plan program yapmam; kimseyi incitmemem; bu hayatı sadece kendim varmışım gibi yaşamamam; toplumun benden beklediklerini onlara büyük bir zevkle vermem; aileme, vatanıma, dünyaya hayırlı bir insan evladı olmam; mutsuzluktan gebersem de, elimi attığım her şey elimde kalsa da (ahah!) mutluymuşum gibi yapmam ya da en kötü ihtimal gülümseyip ''ah evet, iyiyim. sadece biraz içim sıkılıyor.'' demem gerekiyor.

peki o zaman. hadi deneyelim....



- naber?
- ....
- hey, nasılsın?
- ah evet, iyiyim. sadece biraz içim sıkılıyor.




oldu mu acaba?

Pazar, Kasım 06, 2005

carl gustav jung ile terapi

siyah deri koltuğa uzandım. odanın pencerelerinden sarkan ve koltukla inatlaşırcasına bembeyaz olan tül perdeler, akşam rüzgarıyla uçuşup duruyordu. açık radyo açıktı ve 70'lerden bir rock'n'roll usulca dansediyordu odada. mükemmel bir terapi seansına yakışır bir atmosferdi vesselam! ve jung, elinde piposuyla odaya girdi.

- miss tavuk, umarım çok bekletmemişimdir.

- rica ederim mr. jung. geçen hafta mr. freud ile terapi yaptık. çok başarılıydı. size selamlarını iletti bu arada. son mektubunuzu almış ve en kısa zamanda yanıtlayacakmış. elçiye zeval olmaz tabi.

gülümseyerek kafasını hafifçe eğdi ve piposundan bir fırt çekerek tam karşıma, oturduğum siyah ve deri koltuğun diğer eşine oturdu.

- çok acaip bir rüya gördüm mr. jung. rüyalarla özel olarak ilgilendiğinizi biliyorum. bütün bir gün kafamın içinde dönüp durdu. çok etkilenmiş olmalıyım. kısaca anlatmalıyım. kocaman bir salondayım.yetkililerin son anda uyardığı üzere çok şiddetli bir fırtına başlıyor ve ben kapıları, pencereleri sıkıca kapatana kadar içeriye bir sürü karga doluşuyor. bir çoğu ölmüş ve salonun ortasında kapkara, öylece yatıyorlar. hiç bir şey yapamıyorum. çok tuhaf değil mi? sizce ne anlama gelebilir bu?

- rüyalarla ilgili bir teorim yok. nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum. ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, "bilinçaltının aklından neler geçtiğini" gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum

- ah, anlıyorum. lakin rüyamı enine boyuna inceleyecek zamanımız yok sanıyorum. peki, şu ortaklaşa bilinçdışı denen şey. uzun süredir araştırıyorum; evrenin tesadüfler üzerine kurulu olduğunu düşünürdüm daha önce. oysa siz, hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorsunuz. bu çok garip. kanımca, tesadüfleri reddetmek; altından kalkamayacağımız sonuçlar doğuracaktır.

- dünya karşıtların dengesi ile ayakta durmaktadır. bütün bir insan olmanın yolu da kendi içindeki karşıtları keşfetmekten geçer.

- peki persona? ben ki, toplum denen bu tuhaf güruha uyum sağlamayı bile beceremiyorum. üzerine bir de toplumsal maske takıp toplumun tam içinde dolaşacağım, öyle mi? aynı şey, ikili ilişkiler için de geçerli. kendi içimdeki karşıtları keşfettim diyelim;ya karşımdakinin karşıtlıkları ne olacak?

- bir insanı anlamak istiyorsanız, öncelikle insanlar hakkında bildiğiniz her şeyi, ama her şeyi unutmalısınız.

- artık hiç kimseyi anlamak istemiyorum ne yazık ki. zira kendimi bile anlayamıyorum. varoluş acısı denen bir şey var, değil mi mr jung? yamulmuyorsam; heidegger ortaya atmıştı. kendisine katılıyorum. "insan doğuştan sıkıntılıdır ve hayatı boyunca da sıkıntılı kalacaktır" der ve devam eder; ''bütün canlıların bir amacı vardır, en azından besin zincirini tamamlarlar.. insana göre kalemin amacı yazmak, kağıdın ki ise yazılmaktır. ama kendisinin belirlenmiş bir amacı yoktur.. kendini hep tarif etmeye, hayatına anlam yüklemeye çalışır ama çoğu zaman anlam arayışına geri döner." işte tam bu noktadayım. ve bu noktayı hangi noktayla birleştirmem gerektiğini bilmiyorum.

- tipik bir içe dönük düşünce karakter örneği. mükemmel!

- teşekkür ederim. bu arada, burada ne yazıyor?

- vocatus adque non vocatus, deus aderit.

- malesef latince bilmiyorum mr. jung.

- çağrılsın veya çağrılmasın, tanrı vardır.

- öyleyse çağırmayalım mr. jung. zira seansımız sona erdi.

- ah, evet. ne yazık! size aşkın şefa terapisini uygun buldum. bir sonraki seansımızda uygulamaya başlayabiliriz.

- aşkın şifa terapisi mi? vay canına!

- eheh.

ve odadan çıktım.
hava iyice kararmış, bulutlar gökyüzünde toplanmış ve rüzgar şiddetini iyice arttırmıştı. o sırada siyah kargaların tam tepemde uçuştuklarını farkettim. kulaklarımda en hızlısından rock'n'roll çalıyordu ve anlamsız bir şekilde mutluydum.

Cuma, Kasım 04, 2005

i still haven't found what i'm looking for

kahrolası bir bilet alıp kahrolası bir yere gitmek istiyorum. kahrolası bir otelde kalıp kahrolası bir barda sabahlamak istiyorum. bar taburesinde oturmuş, karşımdaki aynada, içki şişeleri arasındaki dağılmış yüzümü görüp gülümsemek istiyorum. yanımdaki tabureye birbirinden yaşlı fahişeler, birbirinden kötü serseriler, birbirinden sefil kimsesizler otursun ve bana, yaşadığım bu hayatın ne kadar kahrolası olduğunu defalarca anlatsınlar istiyorum. sadece susmak istiyorum. tek kelime bile etmeden susmak istiyorum.

aslında sen de bunu istiyorsun, biliyorum.

elimden tutarsan eğer; sen de gelebilirsin.
belki, aradığımız şeyi,
birlikte bulabiliriz.

gelmeyeceksen;
ben,
gidiyorum.

...

Perşembe, Kasım 03, 2005

bayram gelmiş neyime

yorganın altındaki çıplak ayaklarım donarken ve kafamda hicaz makamından bir türkü çığırırken, telefon çaldı...

bugün bayram...
çocukken, hepinizin bir şeyler anlatacağınız türden bayram anılarım oldu benim de. kırmızı elbiselerim, siyah rugan ayakkabılarım oldu. kırmızı elbiseleri severdim de, nedense, siyah rugan ayakkabılar, hep ayağımı vururdu. o yıllardan kalma bir çekimserlik olsa gerek, hala rugan giyemem.

bugün bayram...
gerçekleri sorgulamamanın lanetinden ve tatilin rehavetinden, bayramlarda hep mutluydum. büyüklerin buruşuk ellerini öpmenin küçük bir karşılığıydı harçlıklarım ve her ziyarette yenen baklavalardı yanaklarımdaki tombişlik.

artık ne kırmızı elbiselerim var, ne ruganlarım, ne harçlıklarım ve ne de baklavalarım!

işte sabahın köründe öylece yatarken ve bayram benim için ne dini, ne sosyolojik ne de felsefik, hiç bir anlam ifade etmezken; telefon çaldı. sabahın köründe çaldı!

- ablacım, bayramınız mübarek olsun!

gülnaz?!

soğuk monitör camının arkasından tesadüfen bulduğum bu küçük, kara ve akıllı kız; benim sinop'tan kardeşim. posta kutusunda ''derslerim çok iyi. yıldızlı pekiyi aldım'' diyen mektuplarını, her gün beklediğim kardeşim. birbirimizi sadece fotoğraflarda bile görsek, birbirimize hiç benzemesek de; evrenin bir şekilde bizi abla-kardeş ilan ettiği kardeşim.

bayramın bir anlamı olabileceğini, daha önce hiç düşünmemiştim.

keşke sana kırmızı bir elbise ve siyah rugan ayakkabılar gönderseydim gülnaz.
nasıl aklıma gelmedi!

Pazartesi, Ekim 31, 2005

sabah haberlerini dinlediniz

sarılmıştık. benim dudaklarım, onun ağzının içindeydi. bir eliyle yüzümü diğer eliyle kalçamı tutuyordu. bir an durduk. gözlerinin tam içine baktım. gözlerinin içi bembeyazdı. gözbebekleri sanki içeriye bir yerlere saklanmıştı. ''ben,'' dedi, sustu. evet, sen ne? ne? ve her taraf sallanmaya başladı. hayır, gerçekten sallanmaya başladı. uyandım. artık kanıksadığımız, bir süre olmayınca meraklandığımız depremlerden biri daha, rüyamın en güzel, en heyecanlı, en mühim anında, sallayıverdi yattığım yatağı! yatak ileri geri gitti geldi. odadaki eşyalar tıkırdadı, duvarlar çıtırdadı. durdu...uykuma tam kaldığım yerden devam etmek için, yorganı üzerime çektim fakat, onun ''ben,'' diyen yüzü çoktan kaybolmuştu. saçma sapan bin bir türlü yüzler arasında dolaşmaya başlayınca, rüyalarıma o sabah için bir son vermem gerektiğini anladım ve bu sefer gerçekten uyandım.


sabahları hiç de keyifli uyanamadığımı ve hatta ayılamadığımı, yaklaşık yedi yıldır, ısrarla öğrenemeyen veya kabullenemeyen kedim, son derece yavşak bir edayla ayaklarıma dolandı. oralı bile olmadım. soğuk suyla yüzümü yıkadım, radyoyu açtım ve mutfak sandalyesini çekip bir süre oturdum. ayılana, hayata, gerçeğe dönene kadar oturdum.


radyoda sabah haberlerini ciddi ötesi bir sesle okuyan kadının, nasıl olsa gözükmüyor düşüncesiyle üzerinde belki de en komiğinden puantiyeli bir pijama olduğunu düşündüm. belki de radyonun müdürüyle flört ediyordu ve sabahın köründe adamın aklını başından almaya ant içtiği için en minisinden bir etek giymişti. hatta belki fantezi niyetine, radyo müdürü, kadın haberleri okuduğu sırada onu izliyordu ve kadın bacaklarını açmıştı. bacakları açıktı ve o esnada memurlara yapılan yüzde bilmem kaçlık zam haberini okuyordu. radyo müdürü stüdyo camının arkasından ona gülümserken, kimsesizler yurdundaki skandal için açılan soruşturmayı okuyordu. vay anasını! belki haberler bitince ve dire straits'ten heavy fuel çalmaya başlayınca sevişmeye başlayacaklardı. bilmiyorum..


kadın haberleri canlı değil, banttan okuyor olabilir diye düşünenler olacaktır mutlaka.

ne diyebilirim ki;
derhal gidin ve hayalgücünüzü geliştirin!

Pazar, Ekim 30, 2005

freud ile randevu

- uyuyamıyorum doktor.
- ...
- ... dün gece tam uyuyacaktım. ah, size yalan söylemek istemiyorum. uyuyacağım falan yoktu aslında. televizyonda siyah beyaz bir filmi açıp sesini kısmış, öylece izliyordum. birden kulaklarımın tam içinde takır tukur sesler duymaya başladım. acaba dedim, gerçekten deliriyor muyum? meğerse müşterek yaşamanın kurallarından bihaber olan komşumuzmuş. çok sinirlendim. nasılolsa uyumamıştım ve sesleri duymazdan gelebilirdim lakin gelemedim...bir hışımla yataktan fırladım. sesler apartmanın içinde çınlıyordu. kapıyı açtım, aşağıda biri vardı, anahtar şıkırtılarını duyabiliyordum. başladım bağırmaya. saydım sövdüm bir güzel. cevap veren olmayınca daha da saydım. kapıyı kapattım sonra, yatağıma yattım. öfkeden kalbim çarpıyordu deli gibi. bir süre sakinleşmeye çalıştım. sakinleşince kendime kızdım. bir ara komşumuzu öldürme planları bile geçti kafamdan. bu aralar discovery'deki crime kuşağını çok fazla seyretmeye başladım, belki ondandır. izlediğim tüm bölümler gözümün önünden geçti. mesela, ''hadi gel, ormanda magic mushroom toplayalım.'' diyerek adamı ormana götürebilir, sonra da yanımda taşıdığım beyzbol sopasıyla kafasına vurabilirdim. ama yakınlarda bir yerlerde orman yoktu. ve tabi benim bir beyzbol sopam da yoktu. ya da en favori bölümlerimden biridir; komşumuzu jakuziyi doldurup birer bardak şampanyayla muhabbete çağırabilirdim. bizimki şampanyadan sarhoş olunca, boğazını sıkabilirdim mesela ama bölümdeki adam gibi salakça davranarak jakuzi kenarlığının boynunun arkasında iz bırakmasını engellerdim. ah keşke jakuzim olsaydı! hakkını aramak ve adil olmak benim takıntım sanıyorum, fakat öfkeme hakim olamamak, böyle durumlarda sakince davranmamak beni endişelendiriyor mr freud.
- bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.
- ..diyorsunuz.
- evet. fakat adaleti aklın yardımı olmadan kullanmak imkansızdır.
- anlıyorum. aklımı kaybetmemeliyim yani. peki, gerçek ne mr. freud?
- siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz. biz ise, daha çok soru sorma niyetindeyiz.
- seansın saatine deli gibi para ödeyen benim mr. freud. elbette cevap bulmak istiyorum. her şeyin cevabını bulmak istiyorum! gerçek ne?
- kültürel doğrularımızla sağlanan bilginin tümü arasında doğruluğu en az kanıtlanabilmiş unsurlar, tam da bizim için en fazla önem taşıması gereken ve evrenin bilmecelerini çözme, yaşamın acılarına katlanmamızı sağlama görevi üstlenmiş unsurlardır.
- peki mr. freud, tanrı var mı?
- bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.
- peki aşk?
- yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma vardır. duygulanmanın temeli de aşktır.
- cinsellik olmadan aşk yaşanabilir mi?
- şunu görüyoruz ki,insanlar,dış engellerden ötürü ya da iç uyum eksikliği nedeniyle cinsel gereksinimlerinin doyumunu realiteda ele geçiremedikleri zaman hastalanıyor. yine görüyoruz ki, insanlar kaçıp hastalığa sığınıyor, hastalanarak kendilerinden esirgenen doyumun yerini tutacak yerdeş bir doyum sağlamaya çalısıyorlar. gözlemlerimizin ortaya koyduğuna göre patalojik belirtiler hasta kişinin cinsel etkinliğinin bir parcasını ya da cinsel yaşamının tümünü kapsıyor, realiteden kendini uzakta tutuş nevrozluların ana eğilimini, beri yandan hastalığın yol açtığı asıl yıkımı oluşturuyor.
- bu kadar önemli demek. vay canına. herşeyi biliyorsunuz mr freud.
- kadın psikolojisini otuz yıldır incelememe rağmen büyük soruya cevap bulamadım. gerçekte kadınlar ne istiyor?
- ahahahha mr freud. size ancak popomla gülüyorum. çok basit bir soru bu!
- lütfen bana sig de.
- peki sig. sanırım seansımız bitti. isterseniz nakit para yerine bu sorunun cevabı ile ödeşebiliriz. bu seans için benden para almayın ve size otuz yıldır incelemenize rağmen bulamadığınız cevabı söyleyeyim. ne dersiniz?
- güzel bir anlaşma.
- evet sig, güzel bir anlaşma. kadınlar....

...

Cumartesi, Ekim 22, 2005

iyi ki doğdum

doğum günü pastasının üzerindeki mumları üflemek istemiyorum. 26 adet mumu da istemiyorum. hatta lanet olası doğum günü pastasını da istemiyorum. 6 kişilik, beyaz kremalı, üzerinde tropikal meyvelerin serpiştirildiği bu pastalardan nefret etmişimdir her zaman. ve illa ki üzerinde ''iyi ki doğdun.'' yazılan o şekerleme levhasını yemek için didişen çocuklardan nefret ettiğim gibi.

hepsini yiyebilirsiniz.
ben istemiyorum.

bir kaç gün önceydi. etrafımdaki insan kalabalığı arasından bir ses, bana adımı soruyordu. sonra da ''peki kaç yaşındasınız?'' dedi. benimle tanışmak ve belki gecenin sonunu birlikte getirmek isteyen, daha önce hiç görmediğim bu adam, kaç yaşında olduğumu öğrenmek istiyordu. elbette kaç yaşında olduğum umrunda bile değildi. sadece konuşmak ve tanışmak istiyordu. belki de birlikte uyumak. bilmiyorum...tek başıma o barda oturmuşken ve tek başıma, barmenin elime tutuşturduğu yumuşak içimli ithal biramı yudumlarken yakında 26 yaşında olacağımı düşünüyordum. ve 26 yaşında bir kadın gibi hissetmiyordum kendimi. hiç bir şeyim yoktu. hiç bir şeye sahip değildim. ve bu hoşuma gidiyordu.

hiç bir şeye sahip olmak istemiyordum.
bir hiç olmak istiyordum.

kaç yaşında olduğumu merak eden adamı, bar taburesinde, sorusu ve hayalleriyle yalnız başına bıraktım. pistin ortası daha güvenliydi ve pistte danseden insanların arasında, kaç yıl yaşadığınız umrunuzda bile olmuyordu.

26 yaşındayım. kocaman bir çeyrek asırı geride bıraktım ve bir çeyrek asır daha tahammül edesim yok bu hayata. parti süsleri ve konfetilerle süslenmiş büyük bir salonda, ellerimde kırmızı kurdelalı kocaman hediye paketleriyle duruyor gibiyim ve paketlerin hiç birini açmak istemiyorum.

hepsini siz açabilirsiniz.
ben istemiyorum.

bir hiçim ve mutluyum.
iyi ki doğdum.

Salı, Eylül 13, 2005

ebe sensin!

büyük bir oyunun içindeyim sanki.
bana verilmiş rolü layıkıyla oynuyorum sadece. mızıkçılık edip oyunu terketmek gibi bir lüksüm bile yok üstelik. sadece oynuyorum. kazanacağımı ya da kaybedeceğimi bilmeden oynuyorum. hile yapmama fırsatım olmadan oynuyorum. diğer rakipler çok güçlü. hemen anlarlar.

anlarlarsa;
sonsuza kadar ebe ben olurum.

ve emin olun, hiç kimse bu oyunda, ebe olmak istemez.

Çarşamba, Eylül 07, 2005

1000 parçalık puzzle ve semizotu

hayat devam ediyor.

öte yandan; gündelik hayat salise hızıyla geçip giderken, öyle şeyler oluyor ki bir anda, o ana yapışıp kalıyoruz. duruyoruz. kal orda! hatırla bakalım!

1000 parçalık puzzle almıştım o'nunla birlikteyken. birlikte bir kaç kez birleştirme girişimimiz oldu ve fakat hem benim sevgili kedimin hem de ona doğum günü hediyesi olarak aldığım kedinin pati darbeleriyle puzzleımız bir türlü tamamlanamamıştı. her seferinde yeniden başlandı ve tam bitmeden bozulup kutusuna kaldırıldı.

tıpkı ilişkimiz gibiydi velhasıl!

bir arkadaşım en sonunda puzzleı birleştirip bana geri verme talebinde bulununca çok sevindim. hemen kutuyu çıkarttım. içini açtım. bu ne? kutunun içinde iki küçük kase. plastik. mavi. o'na aitti tabi. evinden bütün eşyalarımı topladığım o gün, kutunun içinde unutulmuş olmalıydı. içine puzzle parçalarını koyuyorduk. hatırladım. kaldım işta orda. elimde en adisinden iki plastik parçası ve o'nu hatırladım. bir an özledim. sonra...

sonra, hayat kaldığı yerden devam etmeye başladı.

kaseleri yıkadım. ellerimle yaptığım nefis semizotu koydum birine. diğerine taze yoğurt. afiyetle yemeye başladım. altı üstü iki küçük kase. plastik....mavi...o...off!

Pazartesi, Eylül 05, 2005

keşke; adile naşit, annem olsaymış.

şimdi mesela bende bu son zamanlarda sıkça tekrarlanan migren ağrısı, birden böyle şıp diye geçiverse. o mutlulukla gelsem yanına. ''konuşalım mı?'' desem. ''gel otur hadi.'' desen. sonra ben ''dur neskafe yapayım ikimize.'' diye heyecan yapsam. sonra neskafelerimizi alıp balkona çıksak. sana hayallerimden, aslında herhangi bir hayalim olmadığından, planlarımdan, aşık olmak istediğimden ama çok korktuğumdan, yapabildiklerimden, yapamadıklarımdan, saçmalamalarımdan, aklı başında kararlarımdan, son zamanlardaki gelişmelerden, ihtiyaçlarımdan, ihtiyacım olmayanlardan, hayatımdan, kendimden, benden, geleceğimden bahsetsem. döksem bir güzel içimi. sen sadece dinlesen. sadece ''her şey güzel olacak. hem zaten güzel ki!'' desen böyle en komik türk filmlerindeki adile naşit havasıyla mesela.

ah annem ya!
bir baksan bana?!
bir dinlesen?!

Cuma, Eylül 02, 2005

mono-log

dün gece tanrı ile konuştum, uzun zamandan sonra.

- benim için ne iyi ise, o olsun lütfen tanrım, dedim.

herhangi bir şekilde cevap vermedi elbette ama, oralarda olduğunu ve beni duyduğuna emindim ben. bir süre konuştuk. monolog şeklinde. her şeyi anlattım. zaten biliyordu ama olsun, yine de her şeyi anlattım.

kendisini sevdiğinizi zaten bilen birine, ara sıra da olsa, ''seni seviyorum.'' demek gibi. belki...

zor ve uzun günler beni bekler. biraz enerji ve güç toplamalı ve kaldığım yerden devam etmeli.
yalnız yola çıkmak çok güzeldir ama daha güzeli; yolun sonunda beni bekleyen biri var. görür gibiyim sanki?

zeytinyağlılar da pek bir güzeldi.
afiyet olsun...

Pazartesi, Ağustos 29, 2005

post-it notes

bütün duvarları post-it'lerle kapladım.



pembe, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı...rengarenk...birsürü.

üzerine ''murat-doğumgünü'', ''kredi kartı borcu yatır.'', ''sigara içersen topsun!'', ''levent-ara artık. çok ayıp!'', ''başvuru takip et.'' gibi salakça şeyler yazmadım elbette. hepsi, öylece bomboş duruyor. baktıkça huzur buluyorum. sanki yapmak zorunda olduğum, unutmamam gereken, sürekli zihnimi kurcalaması gereken hiç bir şey yokmuş gibi.

aslında zaten yok.

post-it'leri seviyorum.

Cumartesi, Ağustos 27, 2005

her zamankinden

gece uyku tutmadı.

dışarıda muhteşem bir rüzgar vardı ve tam arka bahçedeki kocaman ağacın dallarının gölgesi, tam yatağımın üzerinde, oynaşıyordu. kedi; kendisine migros'tan rüşvet niyetine aldığım minik whiskas paketini yemiş olmanın verdiği toklukla, ayakucumda yalanıp duruyordu. koca bir bardak suyu bir dikişte içmiştim ve sürekli çişim geliyordu. karşı dairede, ebedi dostum peter pan de yoktu, evin ışıkları yanmıyordu ve penceresi kapalıydı. belli ki, barın birinde, boktan biraları içip koca götlü kızlarla dansediyordu. oysa; evde olsaydı şimdi, pencerede karşılaşırdık ve uykumuz gelinceye kadar o bana öykü anlatırdı, ben ona şarkı söylerdim. sonra belki sarılıp uyurduk.

sabah ezanı okunduğunda, birden yerimden sıçradım. peter dönmüş, açık pencereden her zamanki gibi sessizce içeriye girmiş ve kucağında benim kedim, öylece yanımda uzanıyordu.

- gece nasıldı? dedim.
- eh işte, her zamanki gibiydi, dedi.
- hiç bir şey, her zamanki gibi değil. sen bile, dedim.

mutfağa kahve suyu koymaya giderken, arkamdan bağırdı;

- whiskas var mı? karnım çok acıktı.

Cuma, Ağustos 26, 2005

klik!

o kadar çoksunuz ki; hanginizle baş edeceğimi bilmiyorum. belki baş etmek şart değildir, belki her birinizi kendi haline bırakıp gitmek en doğrusudur, bilemiyorum.

düşünüyorum da; nerden geliyor bu özgüven? kendinizi benden mesela, neden daha zeki, daha akıllı, daha kurnaz, daha güzel, daha iyi, daha şahane görüyorsunuz? siz ve ben eni konu daracık bir rahimde büyümedik mi? sonra yollarımız ayrılmış olabilir ve fakat çok afedersiniz, siz klozete sıçmıyor musunuz? siz bazen ağlamıyor musunuz? sizin kalbiniz ara sıra kırılmıyor mu? incinmiyor mu? siz hiç mi sevmiyorsunuz?

ego denen illetin uğrunda harcandığınızın farkında değil misiniz? neden her şeyi ama her şeyi açıkça anlatmıyorsunuz? neden hep bir şeyler gizli? neden hep hayat öylesine bir kurgu sizin için? neden bu salakça oyunlar? neden her şey sarpa sarınca bu anlamsız kaçışlar? sonra birden geri dönüşler? ne istediğinizi bu yaşta bile bilmiyor musunuz? eşşek kadar insanlar olduk, görebiliyor musunuz? bir gün önce ''seni seviyorum'' derken, ertesi gün siktirip gitme gibi bir cüreti nerden buluyorsunuz? ve dahi ısrarla haklılığınızı, suçsuzluğunuzu ispatlama yükümlülüğünüz nerden geliyor? bu saatten sonra ben ve benim gibiler sizi insan yerine koyar mı diye hiç mi aklınıza gelmiyor? oradan çok mu salak gözüküyoruz?

evet evet, size diyorum. o kadar çoksunuz ki aslında.

stefie shock demiş ki; ''sizi bumm diye havaya uçurmak isterdim ama, sizden çıksa çıksa klik sesi çıkar.''

işte geldim burdayım

gidiyorum.

yüzümü dayadığım pencereden arabalar, ağaçlar, insanlar gelip geçiyor. kulağımda hep aynı acıklı melodi. içimde kemanlar çalıyor. içim dışıma isyan ediyor. serçe parmağımdaki şeytan tırnağını kopardım, kanıyor. aşık olmak istiyorum ama gidiyorum. olamıyorum. giderken aşık olamam ben.

bu sefer olabileceğini mi sanmıştım diye düşünüyorum. hayır, bu sefer olmayacaktı. daha zamanı vardı, biliyordum. daha sonbahar gelmemişti bu şehre ve yağmurlar yağmıyordu. kışlıkları çıkarmamıştık henüz ve güneş tam tepemde haince sırıtıyordu. bizim karşılaşma ihtimalimiz bile yoktu. şartlar elverişli değildi. ortalık rezalet bir neşe, mutluluk ve enerji kokuyordu. nasıl aşık olabilirdik?

ama dudakları...evet o dudaklar için bile aşık olabilirdim. hayır, sapık falan değilim. sadece iyi öpüşmek, bir ilişkinin yarısından fazlasıdır. diğer yarısını oluşturamadık. o gitti, ben gittim. demek o da, benim gibi giderken aşık olamayanlardandı.

hepsi geçti şimdi. arta kalan ve giderken toparlayamadığım iki bardak ve bir jelatin. gördüğünüz gibi şartlar hiç uygun değil. aşka tam bir adım kalmıştı oysa. ve beni yol tutuyordu, onu dünya.

benim için yolculuk bitti. artık burdayım.
sonbaharı bekliyorum.

Cuma, Ağustos 19, 2005

fırıncının kızı

uyandım...

saate baktım ama oda o kadar karanlıktı ki; göremedim. tam yanımda uyuyan adamın sol kolunu usulca kaldırıp saatine baktım. fosforlu akrep ve yelkovan 04:55'i gösteriyordu. adam biraz kıpırdandı, ''mmmm'' gibi kendinde olmayan sesler çıkarıp öbür tarafına döndü.
yataktan çıktım. üzerime yerde bulduğum xl tişörtü geçirip balkona çıktım. sokak bomboştu. serseri bir kedi, sokağın tam ortasından salına salına geçti. aşağıdaki fırının ışıkları yanıyordu. mis gibi taze ekmek kokusu gelmeye başladı. uzun zamandır bir şeyler yememiştim. karnım guruldadı. aşağıya sarkıp ''heeyyy fırıncı amca?'' dedim. fırıncı amca balkonun önüne geldi ve ''buyur?'' dedi. ''çok açım.'' dedim. ''on dakkaya kadar çıkacak, az dur.'' dedi. öylece bakakaldı. içeri girdi sonra.

bir anda, hayatımın tam o saniyede bittiğini anladım.

üzerime bir şeyler geçirip, dışarı attım kendimi. fırına girdim. fırıncı amcayla, ekmeklerin pişmesini beklerken, buğday fiyatının endeksi üzerine konuştuk. ekmekler pişince, içlerinden birini alıp sahile gittim. güneş doğmak üzereydi ve ben bir daha geri dönmek istemiyordum.

geri döndüm.
yatak boştu. adam giyinip gitmişti. masanın üzerinde küçük çapta bir kahvaltı hazırlanmıştı ve aşağıdaki fırından alınmış bir ekmek torbada öylece duruyordu. ocağın üstünde çay fokurduyordu ve masadaki küçük bir kağıtta, çirkin bir el yazısıyla şöyle yazıyordu;

''yoksun. merak ettim. kahvaltı ederiz diye düşündüm. ama hala gelmedin. merak ediyorum. gelince beni ara lütfen. benim işe gitmem lazım. çok güzelsin.''

geri dönmemem gerektiğini biliyordum.
ve herşeyin bittiğini de...

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

şövalye ve kuğu

bir varmış bir yokmuş...
kediler manav, fareler şarküteri iken; anneme ''artık süt içmek istemiyorum.'' dediğim günlerden birinde, yani yıllar yıllar öncesinde; bir şövalye yaşarmış, uzak diyarın birinde.

bu şövalye, bütün gün siyah bir ata biner ve dönemin ünlü felsefecilerini bulup, saatlerce konuşur, fikir edinirmiş. bu şövalye, gerçekten bir şövalyeymiş. iyi bir adammış. çok zenginmiş ama para pul umrunda değilmiş. aşka, sadakate, istikrara inanırmış. yıllarca bir çok prensesle birlikte olmuş ama kalbinin prensesini bulamamış bir türlü.

ve bir gün, karşısına bir kuğu çıkmış. bembeyaz bir kuğu.
bizim şövalye hemen aşık olmuş. kuğuya kendisinin eşi olması için yalvarmış yakarmış, diz çökmüş, perişan olmuş. kuğu en sonunda kabul etmiş ve aralarında sade bir nikah töreni yaparak evlenmişler. nikah şahitleri, diyarın turizm bakanı ve kolordu komutanıymış ama bunun masalımızla hiç bir ilgisi yokmuş.

yıllar geçmiş. bir gün kuğu, gölden dönerken, bizim şövalyeyi oldukça güzel bir prensesle yatakta basmış. şövalye bin bir özür dilemiş. diller dökmüş. perişan olmuş. hatta intikam almasını ve herşeye razı olduğunu söylemiş. ama kuğu gölün derinliklerina dalmış ve kaybolmuş.

sevgili çocuklar; bilir misiniz; hayvanlar aleminde eşine sadık olan tek hayvan kuğudur. ve ne olursa olsun, ömrü boyunca sadece bir eş ile yetinir. işte bu yüzden kuğular her zaman kuğudur ve bir şövalye, ne kadar şövalye de olsa, aslında beş para etmez bir adamdır ve kaybetmeye mahkumdur.

ruhlarımız sonsuza dek bakire kalacak

gece gibi karanlıktı saçları.

ve ben günlerce uyumuştum da, yeni bir gerçeğe açar gibi açmıştım gözlerimi. sadece dudaklarımdan öptü. bütün ışıklar söndü. bütün yıldızlar yer değiştirdi. bütün büyücüler intihar etti. bütün şarkılar sustu. dünya alt üst oldu. ben alt üst oldum.

tam soyunup koynuna girecektim ki;
bir peri kızı geldi.

- ruhlarımız sonsuza kadar bakire kalacak, dedi.
gittiler.

öylece kaldım. bütün ışıklar yandı. bütün yıldızlar yerlerine geçtiler. bütün büyücüler dirildi. bütün şarkılar devam etti. bütün dünya toparlandı. ben öylece kalakaldım.

gece gibi karanlıktı saçları.
ve gece gibi ihanet kokuyordu.

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

hey taksi

taksiyle eve dönmek üzere yola çıkmışken, yine de seninle aynı arabaya binmeye çalıştım ben. üstelik sen sarhoştun ve leş gibi rakı kokuyordun. ellerimle sana meze hazırlamaktı belki hayalim, ama sen, o hayali bir parça kokuşmuş peynir ve bir dilim kelek kavunla bitirdin.

aferin!

şimdi; artık benim kuracağım hiç bir hayal, hiç bir fantazi, hiç bir gerçek, hiç bir kurgu kalmadı. kurguyu bozan aslında sendin ve anlayamadığın tek bir şey vardı: ben asla seni sevemezdim.

hayatımız hep, birilerinin peşimizden koşmasını istemekle geçti. oysa, peşimizden koşanlar, bizi her seferinde koşarak geçtiler. ve gittiler.

ben taksiyle eve dönüyorum.
sakın radara yakalanma!

Perşembe, Ağustos 04, 2005

sevgili seçme ve yerleştirme sınavı

soru: saatte 200 km hızla a ve b şehrinden yola çıkan ve beklentileri eşkenar bir üçgeni teğet geçen paralelin x noktasında kesişen bir kanguru ve bir timsahın, james joyce'un "...then i asked him with my eyes to ask again yes and then he asked me would i yes to say yes my mountain flower and first i put my arms around him yes and drew him down to me so he could feel my breasts all perfume yes and his heart was going like mad and yes i said yes i will yes." cümlesi doğrultusunda, mutlu bir ilişki yaşayabilmeleri olasılığı yüzde kaçtır? (pi: 3.14 alınız.)



a) yüzde 99.9
b) kafa bin beş yüz
c) ya bi git ya
d) akıllı ol canımı ye
e) hiçbiri

Salı, Ağustos 02, 2005

acil çıkış kapısı

uyandım...
ve ilk o'nu gördüm...

karanlık bir kuyudaydık.

o'nun yüzü kir içindeydi. kocaman gözleriyle bana bakıyordu.
yanında yeşil, eskimiş bir sırt çantası vardı. saçları liseli yaramaz çocuklar gibi gözlerinin önüne düşmüştü. çantasının üzerinde anlamsız bir şeyler yazıyordu, latince gibi. çözemiyordum. o'nu çözemiyordum işte.

benim alnım kanıyordu. saçlarım yapış yapıştı. tişörtümün yakası paramparçaydı. berbat bir haldeydim. ve ilk o'nu gördüm.

- seni ben kurtarabilirim ancak,
dedim.
çünkü her şeyi biliyorum. hadi gel!

elini uzattı. acil çıkış kapısına doğru koşmaya başladık.

- dur!, dedi birden.
durdum...

''yaşanan yaşam, öylesine yaşanmış olan,
kutsal yakamozu, büyülü mavi denizi,
istek dolu gözleri, bir an düşer belki,
tüm dikenli teller.
herşey göz önünde, herşey bilinenin ötesinde.''

sesi...bir büyü gibiydi. bir şeyler çözüldü, bir şeyler silindi, bir şeyler anlamını buldu sanki.
ayağımın üstünden sülük gibi bir şey geçti. çantasından bir bez çıkarıp alnıma bağladı. tekrar koşmaya başladık. acil çıkış kapısından belli belirsiz bir ışık sızıyordu. kaçıyorduk. ve ilk o'nu görmüştüm.

keşke, her şeyi bildiğimi iddia etmeseydim.

Cuma, Temmuz 29, 2005

zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

hayat, kimi zaman pembe bulutların üzerinde zıpladığımız bir rüyaya, kimi zaman kara bir delikte yönümüzü bulmaya çalışırken yuvarlandığımız bir kabusa benziyor.

işte ben, bu rüya ve kabus arasında bir yerdeyim.
o kadar da kötü bir durum değil canım, hemen acımayın.
hepiniz öylesiniz.


merak etmeyin,
az kaldı,
ben saati kurdum.
yakında uyanacağız.

Salı, Temmuz 26, 2005

benim belki de gizli bir bildiğim var

salak rolü yapıyorum.
yani salağı oynuyorum. evet.

beni araması gereken kişi aramıyor. öylece bekliyorum. birşeyleri kurtarmaya kalkmıyorum. salak rolü yapıyorum. insanlar, sürekli kendi problemlerini anlatıyorlar. saçma sapan şeyler. hepsi kendi hayatlarının içinde boğuluyorlar. ben hep susuyorum. dinliyorum. akıl veriyorum. salak rolü yapıyorum. bazıları ahkam kesiyor, hayatı çözmüşler. ''vay be'' diyorum. tartışmıyorum bile. tartışsam elime ne geçecek. salak rolü yapıyorum. bazıları beni yargılıyor. neden böyle yapıyormuşum. salak rolü yapıyorum işte. bazıları beni sevdiğini söylüyor. çok seviyorlarmış. ''ah evet.'' diyorum. salak rolü yapıyorum. öptüğüm her adamı gerçekten seviyorum ama umrumda değilmiş gibi yapıyorum. yine salak rolü, evet. çok yalnızım ve etraf çok kalabalık. olsun, ben salak rolü yapıyorum. uzaktan insanları izliyorum. bazıları bana el sallıyor. gülümsüyorum ve salak rolü yapıyorum.

şebnem ablamız ne diyor bak oysa;
''benim belki de gizli bir bildiğim var.''

Pazartesi, Temmuz 25, 2005

lütfen işaretli yerden açınız

hayatımın köşesinde bir yerde sanki saklı bu emir cümlesi;
'' lütfen işaretli yerden açınız.''


sonrasında bir kaç kesik kırmızı çizgi.

o'nun bileklerindeki gibi.
bir kaç kesik
kırmızı çizgi.

- çizgilerin dışına çıkmak mı istiyorsun, dedim.
- hangi çizgiler? dedi.

anladım. görmüyor. belki de yok sayıyor. benim gibi.

yine aynı koku. sigara ve oda parfümü karışımı. aynı ışık. loş. aynı sesler. klima sesi. buzdolabı sesi. telefon sesi. aynı dağınıklık. bulaşıklar. kitaplar. gazeteler. elbiseler. pantolonlar. kemerler. o'nun içtiği su bardağı. benim sürdüğüm
gri oje. aynı. hepsi aynı.

mail kutusundan bir mail çıktı,
horozun biri ''griden nefret ediyorum.'' demiş.
ne diyebilirim ki,

''sarı sevmeye çalış. ben denedim, olmadı.''

Perşembe, Temmuz 21, 2005

ve manga söylüyor; bitti rüya

uykum var.

küçük bir çanta hazırlamam lazım. içine bir kaç t-shirt, bir kaç iç çamaşırı, bir kaç kitap, bir kaç cd, bir kaç kerpeten koymam lazım. ilk otobüse atlayıp buralardan gitmem lazım. bikinimi giyip kızgın kumlardan serin sulara atlamam lazım. denizden çıkıp bıraktığım sigaradan bir fırt çekmem lazım. anneme sarılmam lazım. babama türk kahvesi pişirmem lazım. kardeşime hayat hakkında öğütler vermem lazım.

ama işte, dediğim gibi, uykum var.
hatta uyuyorum sanırım şu anda.
bir uyanabilsem. şu rüya bir bitse.

bir çift kahverengi göz. ''bana bak!'' şeftalili ıce-tea. ''limonlusu yok mu bunun?'' fesleğen soslu makarna. ''eline sağlık.'' plajda çıplak dans eden uzun saçlı kadın. ''çok güzelsin.'' kırmızı iri dudaklar. ''şu an hayatımdan memnunum.'' ''salaksın sen.'' ''sen de çok enteresansın.''

uykum kaçtı.
gidiyorum.

Salı, Temmuz 19, 2005

ve kenan doğulu söylüyor; ex aşkım

ah bir anlasan. senden sonra, hayatımda doğru düzgün kimse olmadı ama, sen de çok doğru değildin. bu ilişki çok düzgün değildi. havada kalmış bir ilişkiydi. basitti. hiç bir konuda uyuşmuyorduk. iyi bir insan olmak, sevilmek için yetmiyor, ne yazık ki.

haklısın, senden sonra, çok mutlu olamadım. ama seninle de çok mutlu değildim. tesadüf üzerine kuruluydu her şey. ve ben sandım ki; saçlarımın kokusunu içine çekebilecek bir adamsın. ve sen sandın ki; sana güveçte türlü yapabilecek bir kadınım. ne büyük yanılgı!

yanıldık...

şimdi kalkmış, geçen onca zamanın muhasebesini yapmaya çalışıyorsun. ne olabilir ki? hiç! ne diyebilirim ki? hiç!

hangi çiçek? sen bana çiçek mi almıştın? hatırlamıyorum bile. hangi fotoğraf? bir fotoğrafımız bile yoktu, neyse ki. yırtıp atmaya kıyarım ben çünkü. hangi bilet? tiyatro bileti mi? biz tiyatroya mı gitmiştik seninle? hangi şarkı? birlikte dinleyebileceğimiz bir şarkı var mıydı acaba yeryüzünde?

görüyorsun, beyin hücrelerim bile bu aşkı unutturmak için işbirliği yapmaya yemin etmişler.

- belki tekrar deneriz?
- sakın aklından bile geçirme.
- peki.
- tamam.

Cuma, Temmuz 15, 2005

hayat, bir şey değilmiş

- bir bedene alışmak, büyük bir lanettir, dedim.
- hiç kimse zevklerinde iki yüzlü değildir, diye cevap verdi albert camus.

beni rahatlatmaya çalıştığını biliyorum. sakin olmamı istiyor. bir delilik yapmamı istemiyor. eski huzuruma kavuşmamı istiyor. aşık olmamı istemiyor. sanki ben istiyorum?!

- bu gün karım öldü. fakat neyseki masamın üstü beni oyalayacak bir sürü evrakla dolu, dedi.
- hayata senin gibi bakmayı isterdim, dedim.
- hayat, bir şey değildir, itinayla yaşayınız, dedi.
- peki. yaşarız. felsefeyi bırakalım da, film izleyelim, ne dersin camus amca? dedim ve arşivdeki filmlerden film seçmeye çalıştık. en sonunda ''bizim aile'' diye bir türk filmini seçtik. elbette ortak kararımızdı.

izledikçe, camus'ün haklı olduğunu anladım. ve münir özkul'un repliği, kulaklarımda çınlıyordu.


''eğer onların kılına zarar gelirse... ben...ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben...yaşar usta...hiç düşünmeden çeker vururum seni! anlıyor musun? vururum...vururum ve dönüp arkama bakmam bile..."

Perşembe, Temmuz 14, 2005

karpuz, peynir ve ekmek

işte uyandı. güneş doğmak üzere. yanında uyuyan adama bakıyor. adamın dudakları çok güzel. iri ve kırmızı. usulca öpüyor. çok sıcak. adamın üzerindeki pike kaymış, usulca örtüyor. ve yine usulca uykuya dalıyor. fonda damien rice, insanın organlarını parçalayarak diyor ki;

and i wanna hear what you have to say about me
hear if you're gonna live without me
i wanna hear what you want
what the hell do you want?

işte uyandı. adam gitmeli, gitti. karnı çok aç. dışarı çıkıyor. çok sıcak. kitaplara bakıyor, bikinilere bakıyor, ayakkabılara bakıyor, çiçeklere bakıyor. ara sokaklardan birinde küçük bir kafe var. ''karpuz, peynir ve ekmek: bir yaz klasiği'' yazıyor menü tahtasında. küçük tahta sandalyelerden birine oturuyor. keşke adam gitmeseydi, birlikte karpuz, peynir ve ekmek yemek güzel olabilirdi. neyse. karpuz çok güzelmiş.

this is love, this is porn.

Salı, Temmuz 12, 2005

yalnızlığımı ve yalınlığımı unuttum

bu çiftlikte günler sakin, huzurlu ve bir o kadar boş geçiyor.

televizyon 24 saat açık, bir çizgi film kanalına ayarlanmış, sürekli çizgi film oynuyor, rengarenk. değiştirmeye üşeniyorum. koltukların üzerinde, yerlerde, banyoda bir dolu gazete, çeşitli dergiler, kitaplar birikmiş. hangisi elime geçerse onu okuyorum. boş bira şişeleri, boş tabaklar, boş fincanlar, yerde öylece duruyorlar. yıkamaya üşeniyorum. çiftliğe adsl bağllattım, bilgisayar sürekli açık. sürekli birilerinden mesajlar geliyor. cevap vermeye üşeniyorum. çok sıcak. sürekli soğuk suyla duş alıyorum. klima açık. boynum tutulmuş. akşamları sahilde koşmaya başladım. insanlar hiç değişmemiş. yine aynı mavi şortlu 70lik dede. yanımdan saatte 20 km hızla geçip gidiyor. yetişmeye ve yarışmaya üşeniyorum.

yalnızlığımı ve yalınlığımı unuttum. hatırlamaya üşeniyorum.

Pazar, Temmuz 10, 2005

kim kimi ''göt''ürüyor?

***dikkat. iş bu post, 18 yaş ve altındaki gençlere uygun olmayab....yok canım, daha neler?!


belki yüz kişi var içerde. barın dibindeki sahnenin üstünde iki büyük anfi. bangır bangır bir müzik. ellerde içkiler. kızlardan biri mini ötesi, pileli bir kot etek giymiş, bütün adamların gözleri kızın götünde. kendisi de bunun farkında olmalı ki; en az kendi götü kadar küçük bir barda, bir oraya bir buraya salınıyor. müzik bangır bangır. ellerde sigaralar. herkesin kafasında başka düşünceler.

bar sahibi, o geceki olası hasılatı düşünüyor. müzisyen grup, gecenin bir an önce sona ermesini ve gecelik ücretlerini almayı düşünüyorlar. girişteki sarışın genç kadın, kendisini terkdip giden sevgilisini düşünüyor. barın köşesindeki adam, kızın götünü düşünüyor. götü görünen kız, götünü daha yakından hangi adama göstereceğini düşünüyor. kızın götü, kimbilir ne düşünüyor?

bense...ben hiç bir şey düşünmüyorum. düşünmek bile istemiyorum. sadece biramı içip, biraz dansedip, eve döneceğim.

Perşembe, Temmuz 07, 2005

aptal sarışın

genç kadın, sağ tarafını iştigal eden bir baş ağrısıyla uyandı. tam karşısındaki antika masa saatine baktı; 09:57. kollarını açarak gerindi. yüzünü yıkadı, kurularken aynaya gözü takıldı. saçlarının rengi iyice açılmıştı, kimbilir hangi münasebetsiz güneş yaptı bunu. hemen sütün içine meyveli nesfit koyarak bir çırpıda kahvaltısını etti ve koşarak parfümeri denilen, erkeklere son derece yabancı bir mağazaya adımını attı.

- en koyusundan bir kahve lütfen?
- şekerli mi olsun?
- hayır, kahverengi boya lütfen?
- ah elbette, buyrun, 3.0, koyu kahve.
- teşekkür ederim.

eve dönüp saç boyası kutusunun içinden çıkan lastik eldivenleri giydi. karışımı hazırlayıp beklemeye başladı. o sırada telefon çaldı.

zırrrrr!

- alo?
- buyrun?
- merhaba. bir anket yapıyoruz da. sizce sarışınlar aptal mıdır?
- doğal değil ise, aptaldır.
- teşekkürler.
- rica ederim.

çok koyu oldu bu renk. belki, ben de aptalım...

Çarşamba, Temmuz 06, 2005

avuçlarımda hala sıcaklığın var

balıkçıdan 500 gr. kadar çipura aldım. marketten de 35'lik efe rakı. yanına manavdan bir demet roka ve bir kaç limon. fonda zeki müren. avuçlarımda sıcaklığın.

hayat ne güzel bir şey be aslında!

(bkz: sefa pezevengi)

- zeki bey, kısa keselim zira başım az biraz dönmekte.
- elbette efenim.
- şu plağın sesini de açalım biraz.
- hay hay.
- hadi hep birlikte.
- - avuuuuçlarııımda haaalaaaaa sıcaaaaklığııın sıcaaaklığııın sıcaaaaklığıııın vaaaar..inaaaan!

Salı, Temmuz 05, 2005

home sweet home

gözlerim kapanıyor. üst kirpiklerim, alt kirpiklerimle bir an önce kavuşmak ve oracıkta sevişmek istiyorlar. çok sıcak. belki de tanrı, cehenneme alıştırma yapmamızı istiyor, cehennem diye bir yer varsa tabi. tanrı diye biri var, en azından ben, inanıyorum.

buraya gelmeden hemen önce, minik ve siyah bir kediyle karşılaştım. ayaküstü lafladık biraz. daha doğrusu, ben biraz çömelmek zorunda kaldım. birlikte bi bara gidip kocaman bardaklarda süt içtik. barmen sütün yanında çerez olarak whiskas isteyince, garipsedi. salak işte! barda süt içilir mi hiç?!

kapıyı anahtarla açmayı özlemişim. bir sürü zarf birikmiş posta kutusunda. bir çoğu bankaların ''buyrun! size böyle geçirdik. artık nasıl ödeyeceksiniz, bilmiyoruz ama minimum ödeme tutarınız bilmem kaç yeteleeeee (le'yi uzatarak, evet) dir. harcarken bize mi sordunuz? bu arada, bu kadar harcamaya kazandığınız hediye tutarınız bilmem kaç yeteleeeeciktir. isterseniz bunu uçuş miline ekleyelim. ama bu puanla ancak bir kaç mil uçabilirsiniz ki otobüsle gitmeniz daha hayırlı olur. bizi tercih ettiğiniz için salaklığınıza doymayın!'' şeklindeki maruzatlarını şirin göstermek için kırmızılı morlu zarfların içine koydukları ekstrelerden ibaret. bir de beyaz bir zarf vardı, üzerinde çok güzel bir el yazısı ve siyah mürekkeple ''sevgili sersemtavuk'a'' diye yazılmış. açmadım henüz, dedim ya, çok uykum var. gözlerim kapanıyor...

Cumartesi, Temmuz 02, 2005

telesekreter aranıyor

''... alo? hayat denilen şey, yavru kedilerin ağzı gibi olsaydı keşke. süt beyazı yani. masum ötesi ya da. biliyorum, hep kandırılırdık o zaman, hep incinirdik. öç almaya bile kalkışamazdık ki tırnaklarımız incecik olurdu, dişlerimiz daha çıkmamış olurdu. olsun varsın. efendim? tabiki sevdim seni ama, nasıl söylesem, söylemeye dilim varmıyor bile bak, aşık olmadım. hayır, üzerine alınma sakın, ben hiç aşık olmadım. bundan 6 ya da 7 yıl kadar önce, uzun saçlı, minik ayaklı bir sevgilim vardı. gitar çalardı, şarkı söylerdi. gözleri simsiyahtı, gece gibi siyahtı. en çok onu sevdim ben galiba. ama onu bile aldattım. aldattım derken, başka bir adamla sarılarak uyudum sadece. o zamanlar en büyük ihanetimiz bir başkasına sarılarak uyumaktı. ne dedin? haklısın. kadınlara güvenilmez. kadınlar şeytandır. kadınlar kaltaktır. en çok da kırmızı ojeli olanları. ben bir kere sürdüm, yakışmadığını söylediler. zaten biliyorsun, uzatamam tırnaklarımı. hemen kırılırlar. evet evet. hatırlıyorum tabi. saçlarımı taramıştın sabaha kadar. nasıl unutabilirim. annem bile öyle sakin, öyle usul usul, öyle acıtmadan taramamıştı saçlarımı...alo?...''

diyecektim sana, eğer telesekreter açmasaydı telefonu.

''...dııııt...sarılarak uyumak için 1'e, ayak masajı için 2'ye, ıslak bir öpücük için 3'e, saçlarınızın taranması için 4'e, güzel bir düş için 5'e, aşık olmak için 6'ya, her şeyi unutmak için 7'ye, gidenin dönmesi için 8'e, menüyü tekrar dinlemek için 9'a basınız....dııııt...'' 1

frp oynar mısın benimle?

- ne kadar safsın,
dedi genç kadın.
ve ince uzun parmaklarıyla tuttuğu sigarasından bir nefes çekip, yüzüme üfleyiverdi.

- ama, bu benim hayatım, dedim.
- tabi tabi, dedi.

besbelli benimle dalga geçiyordu kaltak!
keşke yastığına kafasını koyar koymaz uyuyakalan insanlardan biri olsaydım ben de. öyle olsaydım, bu küstah, bu kendini bilmez kadın, gecemin içine etmeyecekti!

- var mısın, zar atalım? dedi.

attık...
2d84d10
her şey iyi de, constitution'ım düşük çıktı.

- hp bonus'u yükseltmelisin, dedi.
- allah rahatlık versin, dedim.

ortadan kayboldu...

Çarşamba, Haziran 29, 2005

kasabanın en umursamaz kızı

sakin bir kasabadayım.

gün doğarken uyanıp güneşi içime çekiyorum. kasabanın kahvesinde yaşlı ve bastonlu amcalarla birlikte çay içip gazete okuyorum. ruhum emekli oldu. umrumda değil! bahçelerden dalında şeftali koparıp, sularını üzerimdeki tişörte akıtarak yiyorum. umrumda değil! kimseciklerin olmadığı ıssız bir sahil buldum, orada çırılçıplak güneşleniyorum. belki civarda beni görebeilecek bir kaç kişi vardır. umrumda değil!

gece tavandaki yıldızları defalarca sayıyorum ve her seferinde farklı çıkıyor.
en son 372 çıktı.
bir artıp bir azalıyor yıldızlar.

uyuyamıyorum...
bana bir masal anlatsana andersen dede?

Pazar, Haziran 19, 2005

babam ve sürpriz yumurta

küçük bir kız çocuğuyken henüz, yani hayat çok daha güzel ve çok daha eğlenceliyken, babası işten eve dönerken küçük kıza ve abisine kinder sürpriz alırdı. hani şu içinden oyuncak çıkan çikolata yumurtalardan. nedendir bilmem, o zamanlar bu yumurtalar sanki çok pahalıymış, babası, abisi ve küçük kıza, bu yumurtaları almak için çok fazla çalışmak zorunda kalmış gibi gelirdi. belki de o zamanlar gerçekten görece pahalıydı o yumurtalar.
ve küçük kız, işte bu yüzden, doğru düzgün sevinemezdi bile.

zaman geçti,
küçük kız büyüdü. yani hayat, artık o kadar güzel ve o kadar eğlenceli değildi.
babası, artık küçük bir kız olmayan kıza sürpriz yumurtalardan almıyordu elbette. hem artık küçük bir kız olmayan kız, çikolata yemek istiyorsa, kendisi çalışsın ve alsındı.

artık küçük bir kız olmayan kız, marketin önünde yere oturmuş, incik boncuk satan küçük kızı görünce bunlar geçti aklından. markete girip bir kaç tane kinder sürpriz yumurta aldı ve küçük kıza verdi.

- bak,
dedi artık küçük bir kız olmayan kız.
- ben küçük bir kızken, babam bana bunlardan alırdı. ben çok severdim. içinde oyuncağı da var hem. hadi aç bakalım, ne çıkacak?!

küçük kız, artık küçük bir kız olmayan kıza baktı, teşekkür etti. sonra gülümseyerek dedi ki.

- benim hiç babam olmadı.

ve yumurtadan, pervaneli sarı bir helikopter çıktı.
keşke gerçek bir baba çıksaydı...

Cuma, Haziran 17, 2005

doğum kontrol hapı ve kafka

genç kadın, eczanenin kapısından içeri girdi ve tezgahın öteki yanında ilaç kutularıyla konuşan yaşlı kadına,
- bir paket doğum kontrol hapı lütfen, dedi.

ah bu modern çağ!
artık sigara alır gibi öldürüyoruz çocuklarımızı daha doğmadan ve fonda elbette kısacık orgazm çığlıkları yükseliyor.

yaşlı kadın, kafasında genç kızlığına dair derin düşünceler ve yine bir o kadar derin pişmanlıklarla paketledi ilaç kutusunu. genç kadına uzatırken, genç kadının parmaklarında alyans aradı lakin yakın gözlükleri gözünde değildi, göremedi. ama büyük olasılıkla, böylesine güzel ve genç bir kadın, kendisinin bir zamanlar yapmış olduğu gibi, hemen evlenip de kendisini tek bir erkeğe adayacak kadar ahmak olamazdı. hayır, olmamalıydı.

genç kadın, paketi çantasına koydu ve tek kelime etmeden geldiği gibi çıkıp gitti eczaneden.

hava sıcaktı. çok sıcaktı. genç kadın terli pamaklarıyla zile bastı. kapıyı üzerinde yeşil redingotu ve şehla gözleriyle kafka açtı. evet evet, franz kafka. genç kadının dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu.

- ah, dedi genç kadın. böcek ilacı almayı unutmuşum!
- boşver, dedi kafka.

genç kadın üzerindekileri çıkarıp duşa girdi. üzerinde bembeyaz bir bornozla kafkanın çalışma odasına girdi. üzerindeki bornozu sıyırdı ve,

- şimdi mi?, dedi.
- hayır, dedi kafka,
- olabildiğince yalnız kalmalıyım. başardığım ne varsa ancak yalnızlığımın karşılığıdır.



ben olsam, kafka'yı uzun bir süre yalnız bırakırdım.

Çarşamba, Haziran 15, 2005

omo matik

camı açtım,
tam karşımda eşşek kadar bir ay!

- ''iyi misin?''dedi.

evet, iyiydim. bütün gün ortalığı toparlamış, bulaşıkları yıkamış, çamaşırları renkli ve beyaz olarak ikiye ayırmıştım. oysa ki beyaz da bir renkti ve hatta renklerin en güzeliydi. omo müşteri hizmetlerini arayacaktım ki, eve gelen son telefon faturasını hatırlayıp vazgeçtim.

- ''çamaşırdır kirlenir, omoyla temizlenir. boşver!'' dedi ay.
- ''çünkü kirlenmek güzeldir!'' diye yapıştırdım lafı.

evet, güzeldi.arkasından sıcak bir duş alırdın. ruhunun değil, sadece bedeninin temizlendiğini farkederdin. susardın. en fazla...ağlardın!

- ''ağlamak sana yakışmıyor, biliyor musun?'' dedi ay.
- ''ağlamıyorum ki, gözüme granüllerden biri kaçtı.'' dedim.

kapadım camı.

yanlış numara

telefonum çalıp duruyor.
bilmediğim bir numara bu. açıyorum...
yanlış numaraymışım. karşıdaki kadın özürdileyerek kapatıyor. rica ediyorum ama sanırım telefonu kapattıktan sonra ettiğim için, geç kalmış ve işlevsiz bir rica oluyor bu. umrumda değil. uykum var. bitmesi gereken kocaman bir ''türkiye cumhuriyeti'' cildi var. televizyonda tuhaf bir çingene filmi var.

ama kahve yok. evde kahve kalmamış. pek güzel.

- rüstem efendi, kahve istiyorum.
- törkiş kafe?
- hayır, neskafe. 3ü1arada olanlardan.
- geçenlerde gaztede okuduydum tavuk hanım, selülit yapıyor imiş bu meret.
- yani?
- ben size çay demleyeyim, tavşan kanı.
- yazık değil mi zavallı tavşana rüstem efendi?
- hö?
- yok bir şey. vazgeçtim. soğuk su içicem üzerine.
- geçenlerde televizyonda izlediydim, günde 12 bardak su içmek gerekir imiş.
- iyigeceler rüstem efendi.
- iyigeceler tavuk hanım.

telefonum yine çalıyor.
biri ''ben zeynep cassalini'' diyen şu kadına, benim yanlış numara olduğumu açıklasın ama lütfen!

Salı, Haziran 14, 2005

emerson 5 çayına gelirse

- böyle olacağını hiç düşünmemiştim, dedim.

- yaşamın sonuçları hesaplanmamıştır, hesaplanamaz da,
dedi emerson.
ve devam etti,

- yıllar, günlerin asla bilmediği kadar çok şey öğretir insana. bize eşlik eden kişiler, konuşurlar, gelip giderler, bir sürü şeyi tasarlayıp hayata geçirirler ve bütün bunlardan ortaya çıka çıka beklenmedik bir sonuç çıkar. birey her zaman yanılır. birçok şeyi tasarlamıştır birey, yardımcı olsunlar diye başka insanlara yaklaşmış, bazılarıyla ya da hepsiyle kavga etmiş, çok kereler de aptalca hatalar yapmıştır ve nihayet bir adım atılır; her şey bir miktar ilerlemiştir; ancak birey, her zaman yanılır. bir açıdan yeni olan, ancak kendine söz verdiği şeye hiç de benzemeyen bir sonuçla başbaşa kalır.

- anlıyorum, dedim.
ve ekledim,

- öyleyse belki de, beklentilerimizden kurtulmamız gerekiyor. sadece bilinmeyeni kucaklarsak, yaşamın o güvensiz ama tatlı akışına kapılabiliriz.

emerson gülümsedi. aslında saygıdan ama görünürde kolayca giymesi için tuttuğum paltosunu yavaşça giydi ve tam kapıdan çıkarken, elleriyle elimi sıkıca sıkarak gözlerimin tam içine baktı.

- yaşamın değerinin, yaşamın gizemli olasılıklarından; tanımadığım bir bireyle konuşurken başıma gelecekleri hiç bir zaman bilemeyişimden geldiğini hayal etmiştim,
dedi ve gitti.

alem adam şu emerson.
bu yüzden seviyorum zaten.

las ve gas

''hile yapıyorsun!'' dedi kupa kraliçesi.
bir kraliçeye yakışmayacak kadar çirkin, ukala ve kaltaktı.

bu benim kendi oyunum.
bu benim kendi hayatım.
istediğimi yaparım!

bu oyunda, hile, entrika, aldatma, sahtekarlık...her şey mübah.

burada kuralları ben koyarım!

iki elimin arasında, bir süre gözlerinin tam içine bakıp, tam ortasından caaart diye yırttım kupa kraliçesini. acı bir çığlık kopardı. kaybettiğim 50 bin dolar bile umrumda değil. herkes haddini bilmeli, bir kraliçe olsa bile.

elveda!





maça valesi de ne yakışıklı adam yahu!

Pazartesi, Haziran 13, 2005

konser çıkışı

kemanlar, neyler, bendirler, tamburlar...arasında kaybettim kendimi. her yer kıpkırmızıydı en son ve fonda ömer faruk tekbilek çalıyordu. hayatımın bundan sonraki kısmını orkestra şefi olarak geçirmek istiyordum lakin kendi hayatımı bile idare edemiyordum ki ben...

ve hayatım, detoneydi bu yüzden.

tenor'un imzaladığı kağıt ellerimdeydi. ''gözlerin ve yüzün kadar güzel bir hayatın olması dileği ile'' yazıyordu imzanın hemen üstünde. gözlerim ve yüzüm güzel miydi benim? hayatım güzel miydi?

keşke hayatımın şefi olabilseydi ama,
her şarkı, kendi notalarından sorumlu işte...

Cuma, Haziran 10, 2005

hesap

güneş,
evin camından ve gözümün ferinden arsızca girerken içeri,
unuttuğum bütün hayaller,
iptal ettiğim bütün randevular,
artık sev-e-mediğim bütün insanlar,
tutamadığım bütün sözler,

bir bir...
tam karşıma dizildiler.

hepsi,
hesap sordu bana.
oysa benim kendime vereceğim bir hesabım bile yoktu.
sustum.

- garson, hesap lütfen?
- buyrun efendim.
- 0 ytl mi?
- evet efendim. az önce köşedeki masada oturan adam ödedi hesabınızı.
- allah razı olsun.
- lakin bahşiş bırakmadı efendim...
- vay pezemeng!

Çarşamba, Haziran 08, 2005

peter pan'ın anısına...

perdeyi bir açtım, tam karşımda!
çevik bir atlayışla penceremden içeri girdi.

''naber?'' dedi,
''hişşşş, sessiz ol, abim içerde uyuyor!'' dedim fısıldayarak.
cebinden bişeyler çıkardı, sarmaya başladı, tam yakacakken;''benim odamda sigara içilmez, öğrenemedin gitti!'' dedim,

''hadi gel'' dedi, balkona sürükledi beni. beyaz mermerlerin üzerine oturduk. bir tane de bana sardı. ve anlatmaya başladı...

''...sonra yıldızların en parlağı, en güçlüsü ve en büyüğü isyan etmiş. işte bu isyan; gökyüzünün sonunu hazırlamış. güneş, yönetime el koyarak, gündüz ve gece denen bekçileri yaratmış. o günden beri yıldızlar, sadece geceleri görünürler. ve suç işleyen, güneşin kararıyla öldürülür.''

''yani...kayar?''
''evet.''

birlikte çay içtik. fısıldadık. şarkı söyledik. popolarımız acıyana kadar oturduk.
giderken;
''seni de götüreceğim yakında, hazırlan.'' dedi.
''çalışmam gerek. milli güvenlik konseyi'nin bir numaralı bildirisi'ni ezberlemem gerek. artık bir karar vermem gerek.'' dedim.

''bir yıldızın tepesindeyken, bütün bunlar, aklına bile gelmeyecek.'' dedi,
ve arkasından yıldız tozları bırakarak,
kayboldu...

Cuma, Mayıs 20, 2005

uzun kulaklı kırmızı tavşan

şapkadan uzun kulaklı kırmızı bir tavşan çıktı...
ibne sihirbaz, kulaklarından tutup uzun kulaklı kırmızı tavşanı bana uzattı.

- şans getirir ayol!, dedi.

uzun kulaklı kırmızı tavşanı kulaklarından tutup eve getirdim. buzdolabından yemesi için marul, havuç ve benzeri sebzelerden aradım lakin koca dolap sadece süt ve bira ile doluydu.

- süt içer misin?
- bira içerim!

uzun kulaklı kırmızı tavşanla karşılıklı kafaları çektik bir güzel.

- sana yatacak bir yer hazırlayayaım.
- seninle yatamaz mıyım?

düşündüm...uzun kulaklı kırmızı bir tavşandan zarar gelmezdi elbette.

- peki,
dedim.

- ve lütfen dişlerini fırçala!
- küçük iskender'den bişi okumamı ister misin?,
dedi.

ve okudu,

- telaffuzu zor bir kelime gibi unutacağım seni
çünkü telafisi yok insanın
ve insan bir insanla yenileyemez kendini...

uyumuşum...