Çarşamba, Ağustos 19, 2009

where do you want to go tomorrow?




sanırım ''olduğu yerde sabit kalmak'' ile ilgili ciddi sorunlarım var. zira; yine ardımda kalan her şeyi bırakıp, öylece gitmek istiyorum.




yaşayacağım yerde;


1- deniz,

2- küçük ve renkli kayıklar,

3- rakı ve balık ve peynir ve kavun,

4- kediler,

5- ev sayısından daha fazla sayıda ağaçlar,

6- köpeği bağlasan durmayacak bir eve fahiş kiralar istemekten utanan ev sahipleri,

7- sadece kendisini düşünecek kadar bencil olmayan insanlar,



olmazsa; orada pek mutlu olamayacağım için de, açtım önüme haritayı; epey bir şehir eledim. ege'de, akdeniz'de ve marmara'da yaşamış bir insan olarak bu defa şansımı (şans?) karadeniz'de denemeye karar verdim. sürekli yağan bir yağmur da cabası!



eğer becerebilirsem; 5 aya kalmaz sinop'a taşınacağım. ama bakalım sinop, benim gibi taşınmaktan bavulundaki tekerlekleri parçalanmış, uzaktan oldukça sakin görünen ama ruhu sürekli kıvranıp duran, her şeyi ama her şeyi sorgulayan, evinde önlüğüyle şeker hamuru mıncıkladıktan sonra kaskını alıp motoruna atlayan bir kadının taşınmasına ne diyecek? bilmem ki beni kabul eder mi? ederler mi?



Cumartesi, Ağustos 15, 2009

festival gibisin katılmak istiyorum

30 yaşına girmeden evvel yapmak istediğim bir kaç şeyden biri de, herhangi bir rock festivaline katılmaktı. bundan bir kaç sene sonra oturup samime sanay dinleyecek değilim tabi. sadece tecrübe etmek istediğim bir takım şeyler vardı. bir an önce etmezsem geç kalmış hissedecektim kendimi.


katıldım.


aklımda kalanları unutmadan not alayım.


1- yarın bir gün bir çocuğum olursa ve kendisi emo olmayı tercih ederse, allah yarattı demem; ağzını burnunu kırarım.

2- kayalardan ibaret bir arazi, çadır kurmak için elverişli değildir.

3- gündüz çok sıcak olması, gece aynı yerde fırtına çıkmayacağı anlamına gelmez.

4- gecenin bir yarısıyken ve dışarda deli gibi bir rüzgar eserken, bir yandan çadırı dağılmasın diye tutmak ve diğer yandan uyumaya çalışmak imkansız bir şeydir. tut ki uyudun; o kısacık uykunda çadırın içine girmiş kocaman bir kelebek-arı karışımı bir yaratık görebilirsin. korkma. sadece bir rüyaydı.

5- her şeye rağmen, sabah güneş doğarken çadırın hemen önündeki brandanın havalandığı açıklıktan tam karşındaki denizi görmek muhteşem bir histir.

6- her ne kadar profesyonel bir şirket üstlense de, bilmem kaç bin kişinin sıçtığı bir tuvalet asla temiz olamaz.

7- ekonominin e'sinden ve siyasetin s'sinden anlamayan genç bir adam ile faşizmi tartışmak, dünyanın en gereksiz işlerinden biridir. adam ''çinliler olmasaydı amerikan malı gitarı daha ucuza alırdım.'' dedi ya?! ahajhajha!

8- ben sandığımdan da konformist bir insanım. ortopedik bir yatak, temiz bir tuvalet, bol şampuanlı bir duş ve sağlıklı bir kahvaltı olmadan mutlu olamıyorum. doğa ile günübirlik ilişkiye girmem benim için daha iyiymiş gibime geliyor. yanlış anlama doğa; sorun sende değil, bende.

9- denizin içinden çıkan uzun kahverengi saçlı, yeşil gözlü, geniş omuzları ve kaslı kolları olan varlık olsa olsa bir yunan tanrısı'dır, insan değildir.

10- iskele'de balık ekmek yemek insanı her durumda tuhaf bir şekilde neşelendirir.

11- şezlongta uyuyunca ne olduğunu bile anlamadan çok güzel bir şekilde bronzlaşılır.

12- eğer kafanda ''acaba?'' varsa, o şey her ne ise, hiç bulaşma. çünkü sonundaki o ''acaba?'' dönüp dolaşıp seni bulacaktır.

13- küçük bir sahil kasabasında yaşayan insanlar kolay kolay yaşlanmazlar. hele ki o kasabanın her bir karışını kediler istila etmişse.

14- rock güzeldir, candır.

Pazartesi, Temmuz 27, 2009

the girl on a motorcycle


motosiklete bindiğimde, kendimi muhteşem bir adamla sevişen marianne faithfull gibi hissediyorum.






Salı, Haziran 16, 2009

i'm ready

güneş artık tamamen battığı halde, havadaki tatlı turunculuğa bakıp gülümsüyorum. dört bir yanımdan ızgarada pişen balık kokuları geliyor. masama yaklaşan garsondan bir porsiyon kalamar getirmesini rica ediyorum; birama eşlik etmesi için. yaptığı işi yeni öğrenen insanlardaki tedirgin bir heyecanla kalamarımı getiren garsona teşekkür ediyorum ve ekliyorum;


- bu manzara, tek başınayken pek bir şeye benzemiyor mu ne?



son zamanlarda yaşadıklarımdan henüz pek bir şey anlamasam da, hoşuma gitmiyor da değiller. her zamanki gibi canımın istediğini yapıyorum. sadece içgüdülerime kulak veriyorum. onlar sahip olduğum bir kaç yetenekten biri; kaybetmek istemem. ''git.'' dediklerinde gidiyorum. ''sev.'' dediklerinde seviyorum. ''uzak dur.'' dediklerinde uzak duruyorum. ''sakın vazgeçme.'' dediklerinde diretiyorum. ''tamam artık uzatma.'' dediklerinde uzatmıyorum. ''bu saatten sonra bir bok olmaz, vazgeç artık.'' dediklerinde götümü dönüyorum.


dolu dolu yaşamam gerektiğini söylüyorlar bu ara.


yaşamak istediğim o kadar çok şey var ki, nereden başlayacağımı bilmiyorum. sadece hazır olduğumu biliyorum.

Salı, Mayıs 12, 2009

öfke

insanların ceplerindeki paranın miktarına güvenerek neşe içinde dolaştıkları büyük alışveriş merkezinden kendimi zor attım. merdivenlerden koşarak indim. uçarak yolun karşısına geçtim. ve ilk gördüğüm dolmuş taksinin içinde buldum kendimi.


izmir'e bahar gelmişti. güneş henüz batmamıştı. insanlar çok sağlıklı, çok neşeli, çok canlı görünüyorlardı.


acaba ben dışarıdan nasıl görünüyordum?


gün içinde sürekli gülümsemeye çalışıyorum. insan çok sevdiği birine çok öfkeli olunca gülümsemeyi pek beceremiyor. zaten adeta bir nil karaibrahimgil şarkısından fırlamışçasına sürekli gülümseyen kızlardan da olamadım hiçbir zaman, biliyorsunuz.


- gülümse! erkekler pozitif kızları sever!
- hassiktirsinler ordan!


dolmuş taksi biraz ilerde duruyor. beyaz gömlekli bir adam biniyor arabaya. başka yer olmadığı için hemen yanıma oturuyor. bacaklarında jean var, ayaklarında da kahverengi spor bir ayakkabı. dikkat ediyorum çünkü adam arabaya bindiği anda bütün bir araba çok güzel bir parfümle doluveriyor. erkek olsam dönüp ''pardon, parfümünüz ne acaba?'' diye soracağım, soramıyorum! bir parfüm bu kadar güzel kokamaz. diğer yanımdaki sarışın kadın beni dürtüyor. dönüp bakıyorum. ''ne kadar güzel kokuyor değil mi?'' hareketi yapıyor. hemen anlıyorum. gülümsüyorum. ''evet farkettim, aynen katılıyorum.'' hareketi yapıyorum. bizden başka kimse bir bok anlamıyor.


son durağa yaklaştıkça, ki son durak 10 dakikadan daha kısa sürüyor zaten, yanımdaki adam cep telefonundan bir arkadaşını arıyor. konak'ta buluşacaklarmış. ''sen de gelsene!'' diyor. opera'nın oralarda bir yerde laflayacaklamrış. gece fazla geç dönmeyeceklermiş; 11, bilemedin 12. o anda birileriyle konuşmaya deli gibi ihtiyacım olduğunu anlıyorum. bir an için dönüp ''ben de gelebilir miyim?!'' diye sormak geçiyor aklımdan. konak'ta bir kafede, hiç tanımadığım 3 insanla oturduğumu hayal ediyorum bir an. şüphesiz ki beni tanımak isteyeceklerdir. soracaklardır; ''kimsin? ne yaparsın? ne yapmak istersin? nerden geldin? niye geldin?''


bütün bu sorulara cevap veremeyecek kadar yorgunum. bu yüzden çok güzel kokan adama hiçbir şey söylemiyorum ve son durakta arabadan iniyorum. çok güzel kokan adam, vapur iskelesine doğru seğirtirken, ben de çarşının ara sokaklarına atıyorum kendimi. köşedeki manavdan yarım kilo çilek alıp eve geliyorum.



hala çok öfkeliyim.

Pazar, Mayıs 10, 2009

nereye gidiyorsun?*

çocuk...
sil yüzünden tüm yalanlarını bu şehrin.
topla kalbini cadde cadde, sokak sokak.
kazı ayak izlerini birer birer gri kaldırımlarından.
bakma yüzlerine hiç.
görme onları.
çocuk bu kez ağlama.
bu kez git.

gölgeni, ismini sil yavaş yavaş.
giderken bu kentten tükür yüzüne yalnızlığının.
kalbini, kendini sök yavaş yavaş.
giderken bu kentten sakın ağlama,
sus!

unut, ne yaptı sana?
unut, ne söyledi?
unut, ne varsa vazgeçtiğin.

yüzünde korkularla,
içinde çığlıklarla,
kalbinde simsiyahlar,
nereye gidiyorsun?

hep bu şarkılarla,
kıymetsiz dualarla,
utanmaz bir yağmurla,
nereye gidiyorsun?

yolları, duvarları geç yavaş yavaş.
giderken bu kentten bir piç gibi bırak yalnızlığını.
ve o siyah saçlarını kes yavaş yavaş.
giderken, terk ederken savur yüzüne yalnızlığının.

ve unut, ne yaptı sana?
unut, neler anlattı?
unut, ne varsa vazgeçtiğin.

yüzünde korkularla,
içinde çığlıklarla,
kalbinde simsiyahlar,
nereye gidiyorsun?

hep bu şarkılarla,
kıymetsiz dualarla,
utanmaz bir yağmurla,
nereye gidiyorsun?

yüzünde korkularla,
içinde çığlıklarla,
kalbinde simsiyahlar,
nereye gidiyorsun?

bu sahte baharlarla,
kıymetsiz dualarla,
utanmaz bir yağmurla,
yine mi gidiyorsun?

çocuk...
her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği.
ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı.
çevir gökyüzüne başını.
bakma arkana!
daha sert basa basa, daha güçlü,
anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla.
gitmek yenilmek değil kazanmak da.
gitmek gitmektir işte,
hepsi bu.



* bir cem adrian şarkısıdır. daha iyisini yazamayacağım için copy paste etmekte bir sakınca görmedim. evet.

Pazartesi, Mart 09, 2009

ilkbaharda ölmek zordur bilirsin*




lanet olasıca kış mevsimi bitmek bilmedi bir türlü. ilkbaharı özledim. pencereler açıkken duş almayı özledim. götümde küçücük bir şortla uyumayı özledim. akşam hava kararınca kulaklıklardan gelen müziğin kalbimin ritmine eşlik etmesine şahit olarak koşmayı özledim. manavdan aldığım çağla bademleri güzelce yıkadıktan sonra tuza batırıp batırıp yemeyi özledim. havanın mis gibi çiçek kokmasını özledim. çok yakında içine gireceğim tuzlu ve klorlu suların planlarını yapmayı özledim. incecik bir pikenin üzerinde terleyerek sevişmeyi özledim.




hem belki böylece, şu an yaşadığım hayatı çekip gitmeyecek kadar sevebilir ve ona son bir şans daha verebilirdim.




ve fakat, hala yağmur yağıyor.





* bir jacques brel dizesidir.