bungle in the jungle
uçak gittikçe yükseliyor. 30e numaralı koltukta oturuyorum. sağ kanadın hemen arkasındayım. en sevdiğim yer. uçak yükseldikçe hemen altımızdaki toprak küçülüyor ve biz bulutların ortasındayız. orgazm olmak gibi bir his. şu an yaptığım işi yapmasaydım, pilot olabilirdim. bir pilot olsaydım da ''şu an yaptığım işi yapmasaydım, fahişe olabilirdim.'' diye bir cümle kuracaktım muhtemelen. şu hayatta her şey bir muamma.
gökyüzü parçalı bulutlu olduğu için, biz yükseldikçe yere yansıyan uçağın gittikçe küçülen gövdesine bakıp düşünüyorum: işte yine dönüyorum. oysa daha bir kaç saat evvel havaalanı servisinin manyak şoförü önümüzdeki bütün araçları sollarken camdan dışarı bakıp ağlıyordum. neyse ki gözümde güneş gözlüklerim vardı. bu şehir, bütün bana aitliği ve yaşanmışlıklarıyla üzerime üzerime gelirken, belki de gitmenin daha iyi olacağını düşünmekle ne kadar iyi bir karar verdiğimi bir kez daha anlayıp ağlıyordum.
geri döneceğimi bile bile.
havalaanında kapıların açılmasını beklerken, 30 yaşlarında bir kadının salonun ortasında bağıra çağıra ve aksanlı bir ingilizceyle telefonda konuşması bile beni bu düşüncelerden ayıramamıştı. sadece kadının türk olduğunu farkedebilmiştim ki farketmemek imkansızdı. elimdeki salvatore kitabından mıdır, tipimden midir yoksa havaalanının verdiği ambianstan mıdır bilinmez; yine 30 yaşlarında genç bir adamın yanımdaki koltuğu gösterip ''is it free?'' demesi ve akabinde benim ''you bet!'' dememe ne buyrulur?
geri döneceğimi bile bile...
yine de taksiden inip, tıka basa dolmuş sırt çantamla birlikte kendimi kapıdan attığım zaman, bu evi bile ne kadar özlediğimi fark ettim. şüphesiz ki, izmir kadar çok yaşanmışlık biriktir(e)memişti. belki bu yüzden nefes alabiliyordum. belki bu yüzden gözlerim herhangi bir noktaya takılı kalmıyordu bu evde. öyle ya? kaç kişi girdi ki şu kapıdan? kaç kişi şu minderde oturdu ki? kaç kişi bu yatağa yattı? kaç kişi ben ağlarken saçlarımı okşayıp ''ağlama, yeter artık.'' dedi? bu ev sadece air wick'in lavantalı oda spreyinden kokuyor. her 36 dakikada bir fıs! bu evde bu kadar rahat nefes alabiliyorsam sebebi bu olmalı.
geri döneceğimi bile bile.
bakalım daha ne kadar bu ''iyilik valla ne olsun'' kisvesi altında yaşamaya devam edeceğim. lavanta kokusu olmasa da olur. yeter ki nefes alabileyim.
çok mutsuzum be blog!
"asıl olan mutsuzluktur...başlangıçta mutsuzluk vardı. hep öyle olacak. hep cehennem, hep anlamsızlık, hep cezalanma. ama bu yenilgi adam edecek gene bizi. yenilginin verdiği haysiyet. her şeyi bitmiş bir insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insanca ne var?...'' *
öncelikle şunu belirteyim: mutsuz falan değilim. yani şu anda değilim. pekala yarın sabah uyandığım zaman olabilirim. belki de olmam. bilmiyorum. bir kaç ay sonra da olabilirim. aniden şirketteki masamda otururken ve yapmak istediğim işin bu olmadığını bir kez daha anlamışken olabilirim mesela. ya da sevdiğim adamın sesi telefonda hasta geliyorsa ve benim kısa zaman içersinde o'nun yanında olabilmemin mümkünatı yoksa olabilirim. ya da en sevdiğim kitabımın üzerine kahve dökülmüşse olabilirim. örnekler çoğaltılabilir. belki de sorun şu: sizin ''ay içimde tuhaf bir sıkıntı var.'', ''keyfim yok.'', ''biraz yalnız kalmak istiyorum.'' ve benzeri şekillerde yansıttığınız ruh halini ben lafı hiç de dolandırmadan direkt ''mutsuzum, evet.'' şeklinde tagliyorum. ve çoğunuz anlayamıyorsunuz bunu. anlamanızı da beklemiyorum zaten. hiçbir zaman beklemedim.
zamanında, bu blog henüz yorumlara açıkken, bir okuyucunun (okuyucu mu? ahjahaja! köşe yazarı sansaydım kendimi?!) ''biraz neşeli olun canım? aaa! hayatı sevin, hayat her şeye rağmen güzel.'' tandanslı yorumundan sonra anlamıştım; insanlar bunu anlamamak bir yana, üstelik bir türlü kabullenemiyorlar da. sanki ''mutsuzum.'' demek bünyemde hiç geçmeyecek lanet olasıca pis bir virüs taşıdığım anlamına geliyor. bütün etrafıma bulaştıracağım bu virüsü. oysa çok mutsuz bir adamla çok mutlu olduğumu söylemem de inandırıcı gelmeyecek size, farkındayım. sanki mutsuz geldim mutsuz gideceğim bu dünyadan. yahu yaşamayı sevmiyorum diyen kim? keşke öyle bir test olsa da, gün içersinde en çok içinden gülümseyip ''eheh. güzel bişey ya hayat. evet.'' diyenleriniz arasında sayısal olarak hatrı sayılır şekilde sizi solladığımı görüp göt olsanız falan ama...yok ne yazık ki. mutluluk dediğimiz şey ölçülebilir bir kavram değil zira. ama anlayamadığınız da şu: permanent de değil. (hah! işte şimdi köşe yazarı oldum.)
siz orda burda ''bıktım mutsuz kadınlardan!'' diye ağlaşırken, ben bir kez daha sadece ve sadece mutsuzluğu kabul edebilecek bir adamla mutlu olabileceğime inanıyorum. bu vesile ile, ''kadınlar'' kategorisinden ''mutsuz kadınlar'' alt kategorisine şahsımı da dahil ettiğiniz için minnettarım.
mutsuz ve zeki olmak değil ki derdim. tek derdim, herkesin mutlu ya da mutsuz, haddini bilmesi.
* turgut uyar
hoşgeldin 8005!?
yeni bir yıla, çoğu insanın girdiği gibi içilen sigaraların dumanından göz gözü görmeyen, patlayan anfiden karşıdakinin ne dediği anlaşılamayan, kadehlerdeki alkol oranından karşıdakinin ne dediği anlaşılsa bile herhangi bir cümle kurulup cevap verilemeyen bir ortamda değil de, evimde girdiğim için, güne oldukça erken ve enerjik başladım. ilk işim, masanın üzerinde duran kremalı mantarlı makarna tabağını çöpe dökmek ve bitiremediğim şarap şişesini buzdolabına koymak oldu. esasen nefis bir şaraptı. fransız kadınları gibiydi. hayatımda hiç bir fransız kadının tadına bakmamıştım ama, öyleydi. kendime sosisli yumurta ve çaydan mütevellit bir kahvaltı hazırlayıp televizyonun karşısına geçtim zira en sevdiğim program başlamak üzereydi: spongebob squarepants! al işte. bir koca yıl daha geçmişti ve benim televizyonda en sevdiğim program hala aptal bir çizgi filmdi.
kahvaltım ve spongebob eşzamanlı olarak bitince, tepsiyi lavabonun içine aynen koyup aldığımdan beri sadece annem geldiği zaman topladığım ve diğer zamanlarda sürekli yatak pozisyonunda kalan koltuğuma yayıldım ve lost'un ikinci sezonunu izlemeye kaldığım yerden devam ettim. sanıyorum 4 ya da 5 bölüm izlemiştim ki, birden canım koşmak istedi. evet evet! koşmak. üzerime montumu ve ayaklarıma koşu ayakkabılarını geçirdim. telefonum çaldı. f. arıyordu. açtım.
- kardeşim! naber?
- ne olsun. nasıl geçti dün gece?
- süperdi! acaip eğlendik. çok içmişiz. şu anda içerde bir kadın var.
- ahah! dünden kalma mı?
- evet abi. gönderdikten sonra bilahare arar anlatırım. sen ne yaptın?
- hiç.
- ne yapıyorsun peki?
- koşmaya gidiyorum.
- koşmaya?
f. ye 1 ocak sabahı herkesin bir adım atacak hali kalmadan uyanmadıklarına, içlerinde pekala benim gibi insanların da olduğuna ve herkesin herkesi olduğu gibi kabul etmesi gerektiğine ikna edip yatak odasındaki kadından bir evvel kurtulması konusunda da şans dileyerek telefonu kapadım. ve koşmaya başladım!
uzun zamandan sonra spor yapmaya başlayınca beden ''noluyor lan?'' tepkisi veriyor ilk dakikalarda. örneğin, dalak şişiyor, kalp deli gibi kan pompalıyor, kulaklar uğulduyor, akciğerler oksijenden boğulacak gibi oluyor ve bacaklardaki kaslar yorgunluktan çığlık atıyor. hiçbirini takmayıp kulağımda bağıran thom'a içimden eşlik ederek koşmaya devam ettim. çamların arasından koştum. muhtemelen liseye yeni başlamış ve el ele tutuşup birbirlerine muzipçe gülümseyerek bankta oturan bir çiftin arasından koştum. muhtemelen birlikteliklerinin birinci yılını doldurmuş ve artık sevişmelerinin tadı çamlıca gazonun gazı gibi kaçtığı için birbirlerinin elini öylesine tutup farklı yerlere bakan bir çiftin arasından koştum. yeşil eşofmanlarıyla 70 yaşından sonra sağlıklı bir hayata merhaba diyen yaşlı bir amcanın hemen arkasından koştum, kendisini geçmek saygısızlık olurdu. belediyenin yaptığı dandik spor aletlerinde ''vici vici'' sesliği eşliğine pedal çeviren başörtülü teyzenin arasından koştum. arabaların, bisikletli iki adamın, basket oynayan acaip yakışıklı bir sarışının, binaların ve diğerlerinin arasından koştum.
tuhaftır ki insan koşarken, daha doğrusu spor yaparken kafasını gerçekten boşaltıyor. çünkü düşünmeye çalıştığım hiçbir şeyin ucunu yakalayamadığımı farkettim. bedenim çalıştıkça zihnim adeta duruluyordu. acaip hoşuma gitti bu. her fırsatta bunu yapmaya karar vererek eve dönmek üzere adımlarımı yavaşlattım.
mahallenin köşesindeki, kapısında dükkanın iç tarafından yazıldığı için ''hoşgeldin 8005'' yazan tekel bayiinin yanından geçerken hala çizgi film izleyecek kadar büyümediğimi ama bazı şeylerin değişmesi için yattığımız koltuklardan kalkmamız gerektiğini bilecek kadar da olgunlaştığımı düşünüyordum. bunca zamandır beklediğim adam gelmemişti. bugün gelmesi gerekiyordu oysa. tam o köşede biraz soluklanmak için durdum. hazır durmuşken, tam o köşede, bütün herşeye katlanıp, şansımı sonuna kadar zorlayıp, kalbimi kanayana kadar acıtıp, en sonunda, yolun artık dönülemeyeceğini sandığım o noktasında, amerikan filmlerindeki süper güçlü kadın karakterlerin o tavır ve aksanıyla ''it's over!'' deyiverdim. sadece o'na değil. o'nun yerine koyduğum herkese. yanlış anlaşılmasın. hepsini sevdim. ama biri hariç, hiçbirini bir kaç ay içinde gerçekten deli divane olacak, vazgeçemeyecek, tapacak, her daim yolunu gözleyecek ve ''it's over.'' diyemeyecek kadar çok sevmedim. bu yüzden belki kısa aralıklarla bir diğeriyle tanıştım, hayatıma buyur ettim, aslında hiç inanmasam da inanmış gibi yaptım.
eve gelince, buzluktan eti çıkarıp patatesleri soymaya başladım. hala nefes nefeseydim. yo hayır, koşmaktan falan değil. sadece aslında tek istediğimin o'nun gelmesine dair kendimi kandırdığımı nihayet görmüş olmanın heyecanıydı. ve hayat en az fransız şarabı kadar güzeldi. yani...sanırım.
non je ne regrette rien
sevgili peter;
allah benim belamı versin ki, seni tamamen aklımdan çıkarmışım. evet. bildiğin unutmuşum. ve aklıma geldiğin an şu satırları yazmaya başladım. bilemiyorum, bu bir teselli olur mu senin için? ya da genellikle yaptığın gibi, alt dudağını sola doğru yamultup yüzünü ekşiterek ''hiç umrumda değil.'' ifadesine mi bürünürsün? umarım bürünmezsin. çünkü o ifade sana çok yakışıyor.
sana yazacak bir ton şey birikti. o yüzden bir kaç kilogramla yetinmek durumundayım.
bazı şeyler büyük bir hızla değişirken bazı şeyler de bütün gücüyle direniyor hayata karşı. mesela saçlarımı hala koleston ile koyu kahveye boyuyorum. biliyorsun, açık renk saçı oldum olası sevemedim. sabahları kahve ya da ananas suyu içmeden güne başlayamıyorum yine. ve yine yatağımda bir başkası varken ve deliler gibi aşık değilsem eğer, ne kadar istesem de kesintisiz bir şekilde uyuyamıyorum. evet hala çok fazla uyuyorum.
öte yandan, beni yoran, sıkan, daha fazla çabalamaya gerek olmadığını düşündüğüm herşeyin ve herkesin peşinden gitmekten vazgeçtim artık. o eski tutkulu tavuk yok yani. ''ne? olmayacak mı? ok.'' diyenlerden oldum. adeta bir ermiş ifadesi geldi yerleşti yüzümün tam ortasına. bütün bunlardan gözlerimin parlamadığını çıkarmayasın sakın. bilirsin, aşık olunca gözlerimden aptal ve ucuz bilimkurgu filmlerindeki gibi ışıklar çıkar adeta. eh, tekrar parlamaya başladılar diyelim, sen anla.
iş güç dersen gayet güzel gidiyor. gelecekle ilgili yeni planlarım var kısa ve uzun vadede. popomu kaldırabilirsem hepsini başaracağım allahın izniyle. bana bu konuda herkesten çok güvendiğini biliyorum.
en kısa zamanda bekliyorum seni. üstelik yeni evimin balkonunun manzarası, öncekinden çok daha güzel. gerçi öncekinin balkonu bile yoktu. bu seferki, parka falan bakıyor. gelirken kalın bişeyler almayı unutma. burası acaip soğuk. balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası var ya. hah, en önce buraya uğruyor işte.
güzel gözlerinden öpüyorum. büyükbaba'ya selam.
tavuk
nadie es como tú!
paltomun şapkası ve yakası nerdeyse yüzümün yarısından fazlasını kapatmasına rağmen kulaklarımda uğuldayan rüzgara aldırmadan caddenin tam ortasında yürümeye devam ettim. yanımdan büyük ve siyah bir araba geçti. şoför koltuğunda oturan adamı gözüm bir yerlerden ısırıyor gibime geldi. fazla ısırmasın diye cebimdeki ipodu çıkarıp çalan şarkıyı değiştirir gibi yaptım. gibi yapmak bana yakışmıyordu. en iyisi kapatmaktı. kapattım gitti.
bir şeyler bittikten hemen sonra ve bir şeyler başlamadan hemen önceki o anın durağanlığı, sakinliği, dinginliği, huzuru; hayatın diğer anlarında da olsa belki, mutlu olabilirdim. bütün bu ''peki şimdi ne olacak?'' öldürecek beni bir gün. öte yandan onlarsız yaşamanın bir anlamı yokmuş gibime geliyor.
peki şimdi ne olacak? sevişirken gözlerinin içine bakarak ''seni seviyorum.'' demek isteyen bir adam değil miydi bütün istediğin? nasıldı o söz: bir şey dilerken dikkat edin, çünkü evren bunu duyacak ve gerçekleşmesi için elinden geleni yapacaktır. belki de bugüne dek bir başkasının beni şımartabileceğine inanmayarak hata ettim. ve işin boktan yanı, hala inanmıyorum.
ufak bir kızken, şeker kız candy izlemiş bütün kadınlar bilirler ki; terry grandchester'ın ateşli bir öpücüğü için, bir adet sümsük anthony kolaylıkla feda edilebilir.
fakat heyhat! hayat bir çizgi film değil işte.
wakey wakey!
yaklaşık bir haftadır ben ve benim gibi insanların eğitilmek için getirildikleri bir yerdeydim. bir akıl hastanesi değildi ne yazık ki. ama kendimi adeta bir rehabilitasyon merkezinde gibi hissettim her nedense. belki de şu bir haftayı ''kafamı dağıtmak için bulunmaz bir fırsat'' olarak gördüğüm içindir. etrafımda burada bulunma amaçlarını gereğinden fazla ciddiye alanlar olduğu kadar, umrunda bile olmayan bir sürü adam ve kadın vardı. bir çoğu ile tanıştım. bir çoğundan zerre hazetmedim. ilk geldiğim gün küçük bir grup kurdum kendime. tahmin edildiği üzere pek normal insanlar değillerdi. onlarla birlikte kah açık büfeye dalıp baklava, bülbül yuvası, kadayıf ve benzeri tatlılardan oluşan ''türk tatlıları tabağı'' yarattık, kah eğitim biter bitmez havuza dalıp kollarımız uyuşana kadar deliler gibi kulaçlar attık, kah barda birbirimize bira ısmarlayarak gevrek kahkahalar eşliğinde geyik çevirdik, kah odalarımıza çekilip ''bak sabah arayın mutlaka odayı, valla uyanamam.'' diye tembihledik.
kaldığım yeri büyük bir kompleks olarak düşündüğünüz zaman, benim odamın bulunduğu yerin tam karşısındaki bölüm, bir huzurevi idi. evet evet. bildiğiniz huzurevi. darülaceze bir diğer deyimle. ana kapısı sürekli olarak kapalıydı ama bölümler camlarla çevrili olduğundan, içerde kalan yaşlılar pencerelerin ve perdelerin ardından gözüküyorlardı ara sıra da olsa. bir sabah green mile tadındaki yeşil ve uzun koridorda hızlı adımlarla yürürken, beyaz saçlı yaşlı bir kadının sardunyalarını suladığını gördüm. aramızdaki mesafe gözlerindeki huzuru görmeme engel olacak kadar uzak olduğu için, ana kapıdan bir şekilde içeri girip kendisiyle ''huzurevinde huzurlu olmak'' hakkında konuşmak istedim. oysa ev kredileriyle ilgili çok önemli şeyler öğrenmek zorundaydım ve yukarı kattaki sınıfa geç kalmıştım. kafamı eğip teyzeye hafifçe gülümsedim ve el salladım. görüp görmediğinden emin değilim ama ders boyunca teyzeyi düşündüm. evlerin de kredilerin de canı cehennemeydi. ev kredisi konusunda uzman olup paranın üreme organına koyabilirdim mesela ki hiç de zor değildi bu. ve tarihin garip bir cilvesi olarak, kimsesiz yaşlı bir kadın olarak bütün paramı hemen aşağıdaki huzurevine bağlamış bir durumda, sardunyalarımı sularken bulabilirdim kendimi. ev kredisi yerine daha güzel şeyler düşünmeliydim. evet. etrafıma bakındım. herkes büyük bir dikkatle tepegözden perdeye yansıyan grafikleri inceliyordu. durum gerçekten çekilmez bir hal almaya başlamışken ders bitti neyse ki.
şansıma tüküreyim ki, o'nunla son gece tanıştık. bu şehirde yaşamayan ve gözlerine baktıkça gülümsememe mani olamadığım bir adamdı. nasıl desem? kocaman ve kahverengiydiler. yaramaz bir çocuğa aitlermiş gibi ışıldıyorlardı. o sırada lobideki deri koltuklara oturmuş, kucağımdaki laptopın bitmek üzere olan şarjına birtakım küfürler savurmakla meşguldüm. kafamı kaldırdığımda elini uzatmış bekliyordu. bir başkası bizi tanıştırmak üzereydi sanırım. yani içinde bulunduğumuz sahnenin görüntüsü böyleydi en azından. ismini söylediğinde duymadım bile. reji, sahnenin sesini kısmış olmalıydı. bir kaç saat içinde ''karşınızdaki insanı tanıyor musunuz?'' gibi gudik bir testten sağlam bir puan alacak kadar konuştuk. sadece ismini bilmiyordum, gereği de yoktu zaten. ve fakat burada bulunma sebebim kendisine yavşamama alenen engel oluyordu, ki zaten bu ve benzer durumlarda istemsiz bir şekilde yaptığım üzere, karşımdakine ''bak canım, sıcakkanlı bir kadın olmam, gerektiği zaman gardımı almama mani değildir. o yüzden tam şu önünde görmüş olduğun mesafeyi aşmak için gereksiz yere hamle yapmaman, şüphesiz ki hem senin hem benim için en hayırlısıdır.'' mesajı veriyordum. sonuçta koridorda birbirimize ''iyi geceler'' dilemek suretiyle veda etmek zorunda kaldık. ve büyük bir aşk başlamadan bitti. (oha?!)
ve sonunda dönme zamanı geldi. merak edenler için, bavulumu toparlayıp çıkıp gitmeden önce, ismini öğrendim. içimden üç kere tekrarlamayı ihmal etmedim ki, unutmayayım. eve döndüğümde, ev gibi kokması için hemen çay demledim ve bir tencere mısır patlattım. insanın evi ve kedisi gibisi yokmuş. bunu bir kez daha anladım.
shut the fuck up
beni gerçekten tanıyanların yani annemin, babamın ve bir kaç arkadaşımın çok iyi bilecekleri ve bu nedenle saç baş yolmalarına neden olabilecekleri gibi; yeteri kadar konuştuktan sonra, aniden susarım.
normal şartlarda sanıyorum rahatlıkla ''konuşkan'' statüsüne girebilecek biriyim. yeni biriyle tanıştığımda mesela, karşımdakinin de konuşmasına fırsat verecek ideal süreyi gözardı etmeden, hiç durmadan konuşabilirim eğer istersem. ya da ortamdaki gergin havayı bir kaç hafif cümleyle dağıtmakta üstüme yoktur, işime gelmeyen bir konuşmayı lehime çevirmekte olduğu gibi. oysa hep söylediğim gibi; hayalimdeki ilişki, her iki tarafın da hiçbir şey yapmadan ve hiçbir şey konuşmadan öylece durup da sıkılmadığı bir ilişkidir. var mı böyle bir ilişki bilmiyorum. ama yakınından geçen bir kaç tanesini yaşamışlığım var.
herhangi bir konuda, haklı olduğuma yüzde yüz inanıyorsam ve söylediklerim karşımdaki için tabiri caizse ''anlat anlat, heyecanlı oluyor.'' minvalinde dinleniyor ise, bir soru sormuş ya da bir ricada bulunmuş ve makul süre geçtiği halde bir cevap alamamışsam, konuşmanın benim için en mühim yerindeyken zart diye alakasız bir yerden araya girilmişse ve özellikle bu ''zart'' geçmiş ile ilgiliyse ve örnekler çoğaltılabilir; yeteri kadar konuştuğuma kanaat getirip sus pus olmakta hiç bir sakınca görmem. o saatten sonra da adeta ''lanet olasıca ketum insan'' moduna girer ve mevzubahis konuyu sonsuza dek kapatıp hayatıma kaldığım yerden devam ederim. kaldığım yerden devam ederim derken, trip yapmadığıma dikkat çekiyorum. hani şu birbirine ''tuzluğu uzatır mısın?'' demekten bile imtina edilen saçma sapan ilişkilerden yaşamaktansa, ölürüm daha iyi.
bunu niye yazdım durduk yerde? yukarıdakilerden hiçbiri olmadı, hayır. ve fakat, tuhaf bir şey var ki, susasım var durduk yerde. hiç kimseye hiçbir izahatte bulunmak istemiyorum. kendime bile. hatta özellikle kendime. zira bir şeyler söylememi en çok bekleyen ta kendisi. ta kendim. boşuna beklediğini biriniz söylerse kendisine çok sevinirim, çünkü ben anlatamıyorum.
sustum evet.
ama isterseniz eğer, güzel bir şarkı mırıldanabilirim.