Cumartesi, Aralık 22, 2007

non je ne regrette rien

sevgili peter;


allah benim belamı versin ki, seni tamamen aklımdan çıkarmışım. evet. bildiğin unutmuşum. ve aklıma geldiğin an şu satırları yazmaya başladım. bilemiyorum, bu bir teselli olur mu senin için? ya da genellikle yaptığın gibi, alt dudağını sola doğru yamultup yüzünü ekşiterek ''hiç umrumda değil.'' ifadesine mi bürünürsün? umarım bürünmezsin. çünkü o ifade sana çok yakışıyor.


sana yazacak bir ton şey birikti. o yüzden bir kaç kilogramla yetinmek durumundayım.


bazı şeyler büyük bir hızla değişirken bazı şeyler de bütün gücüyle direniyor hayata karşı. mesela saçlarımı hala koleston ile koyu kahveye boyuyorum. biliyorsun, açık renk saçı oldum olası sevemedim. sabahları kahve ya da ananas suyu içmeden güne başlayamıyorum yine. ve yine yatağımda bir başkası varken ve deliler gibi aşık değilsem eğer, ne kadar istesem de kesintisiz bir şekilde uyuyamıyorum. evet hala çok fazla uyuyorum.


öte yandan, beni yoran, sıkan, daha fazla çabalamaya gerek olmadığını düşündüğüm herşeyin ve herkesin peşinden gitmekten vazgeçtim artık. o eski tutkulu tavuk yok yani. ''ne? olmayacak mı? ok.'' diyenlerden oldum. adeta bir ermiş ifadesi geldi yerleşti yüzümün tam ortasına. bütün bunlardan gözlerimin parlamadığını çıkarmayasın sakın. bilirsin, aşık olunca gözlerimden aptal ve ucuz bilimkurgu filmlerindeki gibi ışıklar çıkar adeta. eh, tekrar parlamaya başladılar diyelim, sen anla.


iş güç dersen gayet güzel gidiyor. gelecekle ilgili yeni planlarım var kısa ve uzun vadede. popomu kaldırabilirsem hepsini başaracağım allahın izniyle. bana bu konuda herkesten çok güvendiğini biliyorum.


en kısa zamanda bekliyorum seni. üstelik yeni evimin balkonunun manzarası, öncekinden çok daha güzel. gerçi öncekinin balkonu bile yoktu. bu seferki, parka falan bakıyor. gelirken kalın bişeyler almayı unutma. burası acaip soğuk. balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası var ya. hah, en önce buraya uğruyor işte.


güzel gözlerinden öpüyorum. büyükbaba'ya selam.



tavuk

Pazartesi, Aralık 17, 2007

nadie es como tú!




paltomun şapkası ve yakası nerdeyse yüzümün yarısından fazlasını kapatmasına rağmen kulaklarımda uğuldayan rüzgara aldırmadan caddenin tam ortasında yürümeye devam ettim. yanımdan büyük ve siyah bir araba geçti. şoför koltuğunda oturan adamı gözüm bir yerlerden ısırıyor gibime geldi. fazla ısırmasın diye cebimdeki ipodu çıkarıp çalan şarkıyı değiştirir gibi yaptım. gibi yapmak bana yakışmıyordu. en iyisi kapatmaktı. kapattım gitti.


bir şeyler bittikten hemen sonra ve bir şeyler başlamadan hemen önceki o anın durağanlığı, sakinliği, dinginliği, huzuru; hayatın diğer anlarında da olsa belki, mutlu olabilirdim. bütün bu ''peki şimdi ne olacak?'' öldürecek beni bir gün. öte yandan onlarsız yaşamanın bir anlamı yokmuş gibime geliyor.


peki şimdi ne olacak? sevişirken gözlerinin içine bakarak ''seni seviyorum.'' demek isteyen bir adam değil miydi bütün istediğin? nasıldı o söz: bir şey dilerken dikkat edin, çünkü evren bunu duyacak ve gerçekleşmesi için elinden geleni yapacaktır. belki de bugüne dek bir başkasının beni şımartabileceğine inanmayarak hata ettim. ve işin boktan yanı, hala inanmıyorum.


ufak bir kızken, şeker kız candy izlemiş bütün kadınlar bilirler ki; terry grandchester'ın ateşli bir öpücüğü için, bir adet sümsük anthony kolaylıkla feda edilebilir.


fakat heyhat! hayat bir çizgi film değil işte.

Pazar, Aralık 02, 2007

shut the fuck up

beni gerçekten tanıyanların yani annemin, babamın ve bir kaç arkadaşımın çok iyi bilecekleri ve bu nedenle saç baş yolmalarına neden olabilecekleri gibi; yeteri kadar konuştuktan sonra, aniden susarım.


normal şartlarda sanıyorum rahatlıkla ''konuşkan'' statüsüne girebilecek biriyim. yeni biriyle tanıştığımda mesela, karşımdakinin de konuşmasına fırsat verecek ideal süreyi gözardı etmeden, hiç durmadan konuşabilirim eğer istersem. ya da ortamdaki gergin havayı bir kaç hafif cümleyle dağıtmakta üstüme yoktur, işime gelmeyen bir konuşmayı lehime çevirmekte olduğu gibi. oysa hep söylediğim gibi; hayalimdeki ilişki, her iki tarafın da hiçbir şey yapmadan ve hiçbir şey konuşmadan öylece durup da sıkılmadığı bir ilişkidir. var mı böyle bir ilişki bilmiyorum. ama yakınından geçen bir kaç tanesini yaşamışlığım var.


herhangi bir konuda, haklı olduğuma yüzde yüz inanıyorsam ve söylediklerim karşımdaki için tabiri caizse ''anlat anlat, heyecanlı oluyor.'' minvalinde dinleniyor ise, bir soru sormuş ya da bir ricada bulunmuş ve makul süre geçtiği halde bir cevap alamamışsam, konuşmanın benim için en mühim yerindeyken zart diye alakasız bir yerden araya girilmişse ve özellikle bu ''zart'' geçmiş ile ilgiliyse ve örnekler çoğaltılabilir; yeteri kadar konuştuğuma kanaat getirip sus pus olmakta hiç bir sakınca görmem. o saatten sonra da adeta ''lanet olasıca ketum insan'' moduna girer ve mevzubahis konuyu sonsuza dek kapatıp hayatıma kaldığım yerden devam ederim. kaldığım yerden devam ederim derken, trip yapmadığıma dikkat çekiyorum. hani şu birbirine ''tuzluğu uzatır mısın?'' demekten bile imtina edilen saçma sapan ilişkilerden yaşamaktansa, ölürüm daha iyi.


bunu niye yazdım durduk yerde? yukarıdakilerden hiçbiri olmadı, hayır. ve fakat, tuhaf bir şey var ki, susasım var durduk yerde. hiç kimseye hiçbir izahatte bulunmak istemiyorum. kendime bile. hatta özellikle kendime. zira bir şeyler söylememi en çok bekleyen ta kendisi. ta kendim. boşuna beklediğini biriniz söylerse kendisine çok sevinirim, çünkü ben anlatamıyorum.


sustum evet.
ama isterseniz eğer, güzel bir şarkı mırıldanabilirim.

Perşembe, Kasım 29, 2007

yarım kalmış bir mektubun devamı

...

işte bu yüzden kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyorum. hani eline bilimum oyuncaklar tutuşturulduğunda bile ''banane yaa, ben bunu istiyorum ööaağğ!'' diye ağlayarak işaret parmağıyla ileride bir şeyleri gösteren bir çocuk gibi. ve tahmin ettiğin üzere, ileride duran o şey, sensin...oysa çok sessiz sakin bir çocukmuşum, annem öyle anlatır. o kadar ki bir şey istemeye bile çekinirmişim.

- alalım mı bunu sana?

dediklerinde alt dudağımı bükermişim. üzüldüğümden midir, karar veremediğimden midir, anlayamazlarmış bir türlü. hala anlayamıyorlar gerçi. bugüne dek kimse anlamadı.

hayat...istersen, hayat hep böyle aksın gitsin. hatta akmasın. ''dur!'' dediği anda, duralım. ''yürü!'' dediğinde yürüyelim. ''yat!'' dediğinde yatalım. hayat neden hiç ''mutlu ol!'' demiyor peki? hiç düşündün mü bunu?

hayatım boyunca hayat bana ne dese, evin yaramaz küçüğü gibi tam tersini yaptım ben. hiç mi kaybetmedim? ohoo! hem de nasıl kaybettim. bak, hala kaybediyorum. üstelik kaybedenler klübünden gelen üyelik tekliflerini ısrarla reddederek kaybediyorum. hem de büyük bir zevkle! en fazla koyan belki de seni kaybetmek olacak bu durumda. üstelik henüz kazanamamışken. peki kazanabilir miydim? ya da şöyle sormalı belki de, kazanmak için çabalayabilir miydim? sanmıyorum. zaferler çabalayarak elde edildiğinde değerlidir. zaferler böyle kazanılır zaten. ama aşk bir zafer değil ki. kim kimi yenecek? ben mi seni? sen mi beni? sevişmek varken ne oluyoruz? ahah!

istemek...tam olarak senin ne istediğini evet haaala anlamamakla birlikte, esasen ben de ne istediğimi bildiğim konusunda yalan söyledim. ama sana değil, kendime. çünkü bu şehre geldiğimden beri çok değiştim. artık tam olarak ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, ne isteyeceğimi, ne diyeceğimi bilemiyorum. kendimi çok iyi tanıdığımı zannederdim, yanılmışım. demek ki insan denen canlı, evinden bilmem kaç yüz kilometre uzaktayken ve kendisini evinde hissetmesi için gereken şartların bir çoğunu sağlamaya çalışırken, işte böyle kendinden bir şeyler alıp veriyormuş. o kadar ki nefes alıp vermek kadar doğal karşılıyormuş bir süre sonra durumu, ''bi dakka ya? niye böyle oldum ki şimdi?'' demektense, hissetmektense, present perfect tense. dikkatim dağıldı.

mutsuzluk...keşke ''ay bulutlara bak bebeğiiiim, kalp şeklinde!'' diyebilseydim. imkansız! ya da sabah uyandıktan sonra, kendisine güzel bir şeyler söylendikten sonra, çok afedersin itin götüne sokulduktan sonra, aldatıldıktan sonra, aldattıktan sonra, yalan söyledikten sonra, itiraf ettikten sonra, hayal kurduktan sonra, hayalleri gerçek olduktan sonra, hayalleri bir geminin içinde okyanusun ortasında battıktan sonra, artık hayal falan kurmaktan vazgeçtikten sonra, ellerini tuttuktan sonra, seviştikten sonra, saçlarını okşadıktan sonra, kimbilir ne düşünüp de gözleri dolduktan sonra; yüzünün ifadesi dahi değişmeyen buz gibi bir kadın olsaydım. sonra da ''mutlu musun?'' diye sorduklarında, ''olmamam için bir sebep mi var?'' diye cool bir cevap verip herkesi kendime hayran bırakırdım. ama ne yazık ki bu soruya genelde şöyle bir cevap veriyorum: ''ne önemi var ki?''

her gece yatmadan önce 100 defa tekrarlanacak: gözlerimin içine baktığı zaman orada olmayı isteyen, ellerimi tuttuğu zaman nereye gideceğini bile umursamayan, dudaklarımdan öptüğünde kalbinin ritmi ''pıt pıt'' dan ''pat pat'' a dönmeyen sevgiliye, sevgili demiyoruz biz. peki biz kimiz? aşka inanan bir avuç salak diyelim.

başladığım şeyleri genelde bitiremem. ders aldığım müzik öğretmeninin ''hem kulakların, hem parmakların müthiş yatkın. bu kadar kısa zamanda...hayret!'' demesine rağmen bir kenara fırlattığım gitarım gibi. koca bir tencere dolusu yapıp bir tabağını bile yiyemediğim yemekler gibi. tam terfi ve zam alacakken ''sikerim ya, off!'' diyip istifayı bastığım işler gibi. ya da sevmeye başladığım adamlar gibi; kimisini ben terkettim, kimisi beni. ama bu mektubu bitirmek istedim bu defa. çok zorlansam da, aslında bu mektuba hiç başlamamış olmayı ve hatta bir kaç hafta boyunca zaruri cümleler dışında tek bir cümle dahi kurmuş olmamayı dilemiş olsam da, ruhum tipik bir borderline gibi ''o'nu seviyorsun. evet evet. seviyorsun işte. bütün kanıtlar bunu gösteriyor. ve bu yüzden ne olursa olsun herşeyi bilmeli. ve bu yüzden buna o'nu inandırmalısın.'' ile ''aptal olma ve hiçbir şeye değmeyeceğini gör artık. bırak gitsin. elindeki o çamurlu küreği at ve ellerini yıkayıp sofraya otur.'' arasında gidip gelse de, bitirmek istedim.

hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum. edeceğim. değişen hiçbir şey yok. ama elbet değişecek. nasıl değişeceğini hep birlikte göreceğiz. mutsuz bir insan olsam da, kahrolası bir nihilist değilim ve hayatın bir anlamı olduğuna inanıyorum, en azından benim için. elimden tutsan da tutmasan da, bu çukuru kapatmak için bir çok sebep ve bir çok yol bulabilirim. bu konuda oldukça tecrübeliyim. beni merak etme.

peki sen ne yapabilirsin? buyur, yel değirmenleri orada eğer arzu edersen.

Cumartesi, Kasım 24, 2007

sadece sarhoş ve mutsuzdum

yanımdaki kadın miy miy sesiyle bana bir şeyler anlatırken ve ben kendisini rock barların her zamanki kalitesiz anfilerinden patlayan müzikleri dolayısıyla duyamazken, çoktan bitmiş tükenmiş bardağımı tezgahın üzerine koydum. barmen ''bir bardak daha?'' der gibi baktı. ''bir bardak daha içersem senin üzerine kusabilirim.'' der gibi baktım. ''ok o zaman, sen bilirsin.'' der gibi baktı, başka bir müşteri ile ilgilenmeye karar verdi.


buraya en son tam dokuz yıl önce gelmiştim. o zamanlar daha yeni reşit olmuştum. bu tip barlara girerken nüfus cüzdanımı tırsmadan gösterecek yaşa gelmiştim en sonunda. üzerimde yeşil ve askılı bir badi, kıçımda bol bir pantolon ve elimde hayatımda ilk kez aşkın ne menem bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmeme sebep olan bir adam vardı. ikimiz de başka bir şehirdeki üniversitede tanışmıştık. yaz tatiliydi. bana ait olduğu şehri ve ait olduğu mekanları gösteriyordu. işte tam şu köşedeki masada oturmuş ve kola içmiştik. kimse bize bakmıyorken öpüşmüştük ve ben çok utanmıştım. akşam hava kararmadan hemen önce de beni amcamlara bırakmıştı. dokuz yıl değil de sanki yarım asır kadar önce gibiydi.

- gideriz değil mi?

diyen bi sesle irkildim. miy miy konuşan kadın bir yerlere gidip gidemeyeceğimizi soruyordu.

- tabi. evet.

derken gülümsemeye çalıştım. ama pek beceremedim sanırım. sıkılan insanların genellikle yaptığı gibi saatime baktım. hasktir! son otobüsüm kalkmak üzereydi ve anılarla birlikte bütün bu gürültünün üzerime üzerime geldiği bu yerden çıkmazsam bir an evvel, istiklal'de sokağın bir köşesinde herhangi bir travestiyle birlikte uyumam işten bile değildi. kabul ediyorum, durum o kadar da acıklı değildi. cebimde param yoktu ama bir telefonla ''aşkolsun, atla gel.'' diyebilecek bir kaç arkadaşım vardı. yine de bu durumdayken, yani sarhoşken ve mutsuzken, kimseyi kendi evinde rahatsız etmek istemiyordum. sadece sarhoş ve mutsuzdum. bencil değildim.


tesadüfen karşıma çıkan bir kaç tanıdığa ''benim gitmem lazım. hoşçakal.'' dedikten sonra paltomu üzerime geçirip fırladım. merdivenlerden inip sokağa çıkınca yüzüme yediğim soğuk hava bir an için ayılmamı sağlasa da, yürümeye devam ettikçe, yanından geçtiğim yüzler bulanık, sesler anlamsız ve binalar hareketli gelince, paniğe kapılıp ağlamaya başladım. ağlamaya başladım derken, böyle hüngür hüngür değil elbette. gözlerim doldu sadece. zaten yetişmeye çalıştığım bir otobüsüm vardı. kendisini bu sonradan ''eheh, amma içmişim a.k!'' diyerek hatırlayacağım ama o an için acaip bedbaht gelen durumdan dolayı kaçıracak değildim. sadece sarhoş ve mutsuzdum. aptal değildim.


nasıl olduğunu sadece bir kaç kişiye çarpmış ve ''özür dilerim.'' demiş olmam dışında kesinlikle hatırlamadığım bir şekilde taksim meydanı'na vardım. kalkmadan hemen önce otobüsten içeriye attım kendimi. yukarı kata çıkıp bulduğum boş bir koltuğa oturdum. ve kusmamak için dua etmeye başladım. sadece sarhoş ve mutsuzdum. inançsız değildim.


yavaşça sağıma döndüm. yanımda oturan adam uyukluyordu. ihtiyacım olan tek şey kafamı bir yerlere dayamaktı. aslında ihtiyacım olan tek şey, birileriyle konuşmaktı. ama bunu şu an için ne ben ne de o yapacak durumdaydık. ağzımı fazla açarsam leş gibi votka kokacağı için nerdeyse mırıldanarak ''çok özür dilerim ama...kafamı şuraya koyabilir miyim?'' diyerek kolunu işaret ettim. cevab veremedi. duymamıştı. uyukluyordu. o esnada otobüs sertçe sarsıldı ve ilerlemeye başladı. daha fazla dayanamayacağımı anlayınca kafamı uyuklayan adamın koluna koydum. en sonunda uyandı. şöyle bir baktı. ''tamam.'' deyip tekrar uyuklamaya başladı. tek istediğim zaten buydu. sadece sarhoş ve mutsuzdum. yavşak değildim.


otobüsten inip o sokağı nasıl yürüdüğümü keşke bir kamera olsaydı da çekip size gösterebilseydim. imkanlarımız sadece yazı ile sınırlı ne yazık ki. eve gelince üzerimi değiştirdim, üzerime atlayan kedinin kafasını şöyle bir okşadım, bir bardak su içtim, kombiyi yaktım ve yatağıma uzandım. ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama kapı çaldı. gelecekti, biliyordum. sadece sarhoş ve mutsuzdum. yalnız değildim.

Salı, Kasım 20, 2007

...hayat eğer istemezsem

- ne yapıyorsun?
- bulaşık yıkıyorum.
- bulaşık mı?
- evet.
- iyi misin sen?
- elindeki bardağın işi bittiyse versene.



canım sıkkın olduğunda, üzgün olduğumda, birşeylere ya da birilerine kırgın olduğumda, hayatla başedecek gücü kendimde bulamadığımda; kendimi fiziksel olarak yorarım ben. bir şeyler yaparım. ya koşarım, ya bulaşık yıkarım, ya evi temizlerim, ya çöpü dökmeye giderim, ya gitmişken şöyle bir turlarım, ya turlamışken bir arkadaşa uğrarım, ya uğramışken birer bira içeriz, ya içmişken ''neyin var?'' der, ''yok bişey''derim, ya ben bir şey anlatmaya yanaşmayınca o anlatır da anlatır, ben dinlerim. ben genelde dinlerim zaten. ta ki o lanet olasıca ''özne''yle tesadüfi olarak karşılaşıp tekrar hatırlayana kadar.


çiğneyip tüküreyim, kesip akıtayım, yiyip tüketeyim diyorum ama; olmuyor. ne kadar kaçarsanız kaçın arkanızdan kovalayan bir katil gibi. ama biliyorsunuz ki, çekip silahı bassanız tetiğe, beyninin ortasından patlayan kırpkırmızı kanlar her tarafa yayılacak. sonrası...derin bir pişmanlık üstelik.


''hayat kaldığı yerden devam ediyor.'' gibi beylik laflar edesim yok. belki de hayat, bizim kaldığımız yerde çoktan bitmiştir. belki de başka bir yerlerde yeniden başlamıştır. ne biliyoruz?


siz konuşmaya devam edin. ben şu bulaşıkları yıkayayım en iyisi.

Cumartesi, Kasım 17, 2007

hayati tehlikeyi atlatayım, geliyorum.

hayatımın ilk ölüm tehlikesini atlattığımda, 8 yaşındaydım. zaten oturduğumuz eve oldukça yakın sayılabilecek okuldan evime dönüyordum. okul hayatına adım attığım günden bir gün sonrasından itibaren, okuldan eve hep tek başıma döndüm zaten. neyse, konumuz bu değil. oturduğumuz evin hemen önünde cadde denemeyecek kadar dar ama sokak denemeyecek kadar da geniş bir yol vardı. karşıdan karşıya geçerken, birinci sınıfta öğretilen ''önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bak.'' felsefesini çoktan unuttuğum için öylesine adımımı attım yola. zaten ders adı altında öğretilen işime yarar bilgileri hep unuttum. neyse, konumuz bu da değil. adımımı atmamla sol taraftan gelen bir arabanın tamponuyla buluşmam bir oldu. biraz sürüklenip yere düştüm. neyse ki araba zamanında durmuştu. başıma toplanan insanların arasından sınıf ve aynı zamanda mahalle arkadaşım olan güngör'ü görebiliyordum. hemen halit'i aradı gözlerim. o da sınıf ve aynı zamanda mahalle arkadaşımdı ve her ikisi de bana aşıktı. ama ben halit'i seviyordum. ''el kadar bebeyken ne aşkı canım?'' demeyin rica ederim. bebekler de sever! ajahjhja!

derken uzunca boylu, aynı babam gibi takım elbise giymiş ama babamdan çok daha genç bir abi beni kaldırdı. ''iyi misin? bir yerinde ağrı sızı var mı?'' dedi. ''evet.'' dedim, hangi sorusuna ''evet'' dediğimi pek de bilmeden. abi beni elimden tuttu. üzerimi silkeledi. ''yok bi şeyin neyse ki.'' deyip korku dolu bir ifadeyle kalakalan arabanın şoförüyle tartışmaya başladı. kalabalık yavaşça dağılmaya başladı. araba ve arabanın şoförü gittiler. abi beni karşıya geçirip ''nerde oturuyorsun?'' dedi. elimle apartmanı gösterdim. ''şurda'' dedim. ''tamam o zaman. hadi bakalım. doğru eve git şimdi. bir daha da karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli ol.'' dedi. artık halit'i falan sevmiyordum. bu abiyi seviyordum. o'nu bir daha hiç görmedim ama hayatım boyunca karşıdan karşıya geçerken hep dikkat ettim.

ilerleyen yıllarda yaz tatilinde denizde arkadaşlarımla kanonun üzerinde tepişirken kafama kanonun ''çotank!'' şeklinde çarpması, uyduruk ihlas marka ısıtıcı ile duş alırken elektrik çarpması, gecenin bir vakti alsancak'ta haplanmış bir sokak çocuğu tarafından bıçak çekilmesi, antalya'da evime gitmek üzere asansörle yukarı çıkarken sapığın birinin ayağını asansörün kapısına koyup benimle konuşmaya çalışması ve nihayet psikolojimin dibe vurduğu bir anda sevgilim beni anlamıyor gerekçesiyle eve dönerken eczaneden bir kaç kutu hap almayı kafaya koymam gibi birbirinden salak, birbirinden komik, birbirinden saçma tehlikeler atlattım şu orta uzunlukta sayılabilecek ömrümde.

ama dün akşam yaşadığım tehlikeyi tek geçiyor, favorim ilan ediyorum. şöyle ki; yaklaşık 20 metre kadar uzağıma yıldırım düştü! ajhahha! o ne ışık, o ne gürültüydü tanrım! oldukça kısa süren şoku atlattıktan sonra düşündüm: yıldırım çarpması sonucu ölmek gerçekten çok...çok...absürd olurdu! evet. ölseydim eğer, muhtemelen cenazemde şöyle bir şeyler olurdu.

- rahmetliyi nasıl bilirdiniz?
- fena değildi işte. iyi biriydi çoğu zaman. yağmuru çok severdi. öyle severdi ki, tam da kendisine yakışan şekilde öldü.

Pazartesi, Kasım 05, 2007

iki yüz elli beş

elimde nerdeyse 24 saati aşkın süredir bir kez bile açmadan taşıdığım şemsiyem, omuzumda içindeki birbirinden gereksiz metaryeller sebebiyle iyice ağırlaşmış çantam, bir yandan akbilimi bulmaya diğer yandan da durağa kadar yolculama nezaketinde bulunan adama el sallamaya çalışarak atıyorum kendimi 110 numaralı otobüsün içine. kadıköy'deyim. yolculuğumuz takriben 25 dakika kadar sürecek olup bulduğunuz ilk konuşma potansiyeli düşük teyzenin yanındaki boş koltuğa oturunuz. lütfen cep telefonlarınızı kapatınız ve mp3 playerınızın ses düğmesine fazla abanmayınız. istanbul belediyesi iyi yolculuklar diler.


çok yorgunum. zira bir önceki gece kendi yatağımda değildim. tek kişilik bir yatakta tek kişi olmama rağmen, kendi yatağımın verdiği o kolu bir tarafa, bacağı diğer tarafa atmalık, salyaları pervasızca yastığa akıtmalık ve gördüğüm birbirinden tuhaf rüyalar arasında ''hmmmaaaaghhhhhjjjjuuuuummmmha?'' diye mırıldanmalık rahatlık yoktu elbette. işte bu yüzden yatak denen eşyaların ikinci el satılmasına pek hoş bakılmıyor olsa gerek. kesinlikle çok haklılar.


otobüs, izlemesi gerektiği güzergahta basbaya kaptırıp giderken ve ben köprünün tam üzerinde boğaz'ı her zamanki gibi ''bu şehri seviyorum sanırım. allah kahretsin!'' gibi terennümlerle izlerken, bir de bakıyorum, son duraktayız. taksim'deyim. beş saniye gibi kısa bir sürede otobüsten atıyorum kendimi aşağıya. esasen 145t kod adlı otobüse binmem lazım ve fakat o da ne? iki katıyla ve parlak kırmızılığıyla adeta londra'dan kopup gelmiş gibi duran otobüs, gözlerimin önünde tarlabaşı'na doğru kıvrılıyor. çaresizce ardından bakakalıyorum. bekleyecek miyim? elbette hayır. beklemek bu hayatta yapmaktan nefret ettiğim şeyler listesinde rahatlıkla ilk beşe girer. işte bu yüzden, mp3 playerımın sesini iyice açarak istiklal caddesi'ne doğru atıyorum kendimi. kalabalığın arasına karışınca acaip bir haz alıyorum. evet, sanki hep birlikte grup yapıyoruz. tam boşalacakken gruptan ayrılıp artık benim için bir alışkanlık haline gelen meşhur beyoğlu çikolatasının en büyük boyundan bir tablet almak üzere bir markete dalıyorum. zambo adındaki fındıklı çikolatamı hemen oracıkta kemirmek suretiyle az evvel çıktığım gruba yeniden giriyorum. neyse ki son derece anlayışlı insanlar. ''madem dönecektin, neden gittin?'' gibi insanın canını sıkan soruları sormayı tercih etmiyorlar. ki soru soramayacak kadar meşguller.

kısa bir süre seviştikten sonra mola verdiğim bir kitabevinde sabahattin ali'nin nicedir arayıp bulamadığım kitabını, kürk mantolu madonna'yı bulup alarak, gerisin geriye dönüyorum. taksim meydanı'nı geçip beni londra'ya götürecek çakma otobüsümü beklemeye koyuluyorum. uzun bir gündü. merdivenlere oturuyorum. hemen ardımda genç bir çift birbirinin gözlerinin içine çok afedersiniz ''sikecekmiş gibi'' bakarak bağıra çağıra kavga ediyorlar. adam, kızı tartaklamaya başlarsa eğer, hiç üzerime vazife olmamasına rağmen müdahale etmeye karar vererek bir süre onları izliyorum. kimin haklı olduğuna tam karar verecekken fikrimi değiştiriyorum. o sırada otobüs geliyor. sanki oturacak yer kalmayacakmış gibi kendinden geçerek koşturan insanların arasına girip ilerlemeye çalışıyorum. kafamı çevirdiğim zaman kavga eden çiftin yerinde olmadığını farkediyorum. kısa bir an için kız için endişeliyorum. otobüse binme sırası bana geliyor. çok heyecanlıyım. oh...neyse ki akbilim doluymuş.


üst kata çıkıp bulduğum ilk koltuğa atıyorum kendimi. kitabımı çıkarıyorum, mp3 playerımın sesini kısıyorum ve kafamı cama dayıyorum. nerdeyse bir saat kadar sonra uyanıyorum. yanımda bıyıklı bir adam bacaklarını benim bacaklarıma değdirerek uyuyor. bi ara gözlerini açar gibi oluyor. ''pişman mısın?'' demek isterken neyse ki son anda ''pardon, geçebilir miyim?'' diyorum ve oturmaktan düzleşmiş kıçım ve yamulmuş boynum ile birlikte aşağı kata iniyorum. usulca düğmeye basıp otobüsün durmasını bekliyorum. iniyorum. beylikdüzü'ndeyim.


mutlu muyum? ...bilmiyorum.

Cumartesi, Ekim 27, 2007

topsy turvy town -1

size anlatacağım hikaye, her gece aynı kabusu gören bir adamın hikayesi. ve elbette kendisi 30 yaşına yaklaşmış, bekar, ilk bakışta hiç de yakışıklı görünmese de gözlerinin içine bakmaya cesaret eden kadınlar tarafından büyük bir tutkuyla sevilecek kadar çirkin ve çalıştığı plazadan nefret ediyor.

kahramanımız, ki henüz adını bilmiyoruz, her akşam olduğu gibi çalıştığı plazadan çıkıp evine geliyor. anahtarıyla dairesinin kapısını açmadan hemen önce, aşağıdaki posta kutusundaki faturaları ve bekar erkekler sayesinde ayakta duran birtakım pizzacıların broşürlerini alıyor. buzdolabından bir bira çıkartıp içerken ayaklarına yavşakça sürtünen kedinün mama kabına da bir avuç mama döküyor. kediyi eski sevgilisi vermişti ve veriliş amacı elbette ki kahramanımızın sorumluluk sahibi bir kahraman olmasını sağlamaktı.

- umarım kendinden başka bir canlının yaşamasını sağlayacak kadar sorumluluk sahibi birisindir.

demişti eski sevgilisi.

- teşekkür ederim.

demişti kahramanımız, eline tutuşturulmuş ve boynuna aptal sarı bir kurdele bağlanmış yavru kediye bakarken. eski sevgilisi adamla evlenmeyi planlıyordu ve belki de çocuklarının babasını böyle kadınca bir testten geçirmek istiyordu. oysa bilmediği bir şey vardı; kahramanımız, kendinden başka bir canlının yaşamasını sağlayacak kadar sorumluluk sahibi olduğu kadar aynı zamanda çok zekiydi. bir hafta sonra kadını terketti. kediyi sokağa atmaya razı olamadığı için kedinin boynundaki aptal sarı kurdeleyi çıkarttı. kediyi tam karşısına alarak kediye eski sevgilisinin koyduğu isim yerine ''kedi'' demeyi tercih ettiğini, bunun kendisi için bir sakıncası olup olmadığını sordu. kedi kısaca ''miv?'' diyerek elbette bir sakıncası olmadığını, oynayabilecek bir parça yumak ve benzeri bir şeyler olup olmadığını sordu. kahramanımız elbette hiçbir şey anlamadı. zekiydi ama o kadar da değildi.

birasını alıp televizyonun karşısındaki koltuğa kendisini atan kahramanımız, ki evet adını hala bilmiyoruz, kumandayı televizyona doğrultup düğmesine bastı. televizyon açılmadı. bir kez daha denedi. yine açılmadı. ''allahın cezası!'' ve benzer küfürler ederek salonun bir köşesine fırlattı kumandayı. kumanda havada bir iki parende atarak köşede duran ve üzerinde bir kaç kitap ile içinde siyah beyaz bir fotoğrafın olduğu çerçeveye çarptı ve düştü. düşmeden önce bir kaç parçaya ayrılmayı da ihmal etmedi elbette.

kahramanımızın gözleri, kaç zamandır orada olduğunu unuttuğu çerçeveye bakakaldı. eski sevgilisi, kahramanımızın evine ikinci gelişinde, çerçeveyi gördüğü zaman;

-bu kim?

demişti. ilk geldiğinde de farketmişti elbette. o kadar aptal değildi. ne var ki o kadar zeki de değildi. zeki olmayan kadınlar böyledir. ilkinde pek bir şeye karışmazlar. ikincisinde çerçevelere, üçüncüsünde telefon rehberinize, dördüncüsünde içtiğiniz biraya, beşincisinde arkadaşlarınıza, altıncısında kelimelerinize ve nihayet hayatınıza karışmaya başlarlar. bu nedenle çoğu, neyin yanlış gittiğini anlayamadan, üçüncü buluşmadan sonra terkedilirler.

kahramanımız, eski sevgilisine verdiği, daha doğrusu veremediği yanıtı hatırladı.

- bilmiyorum.

nasıl yaniydi? insan salonunun köşesine, kim olduğunu bilmediği ve üstelik güzel bir kadının fotoğrafını niye koysundu ki? aklından zoru mu vardı? yoksa yalan mı söylüyordu? yoksa tanımadığı kadınların fotoğraflarını çekip onlara aşık olan şu sapıklardan mıydı? kahramanımız boş gözlerle o zamanlar eskimemiş olan sevgilisine baktı. elbette hiçbiri değildi ve kendisi bir bira alacaktı dolaptan, o da ister miydi?

çerçevedeki kadın, gerçekten çok güzeldi. ilk bakışta da çok güzeldi, gözlerinizi ayırabilmeyi başaracaksanız eğer, son bakışta da. fotoğraf siyah beyaz olmasına rağmen, kadının gözleri renkliydi, anlaşılıyordu. belki yeşil, belki mavi, ama renkli. ve fotoğrafı çeken kişiye değil de, uzaklarda bir yere bakıyordu. belki de dalmıştı. dudakları hafifçe sağa doğru kıvrılmıştı ama gülümsemiyordu. düpedüz hüzünlüydü. ama biri hafifçe dokunup adını söylese, hemen o ruh halinden sıyrılıp gülümseyecek ve gözleri parlayacak gibiydi. acaba ne düşünüyordu?

kahramanımız koltuktan kalktı.




(tu bi kondüdüt...)

Cumartesi, Ekim 20, 2007

i'm a cloud of moths

beklediğim yağmur yağmıyor bir türlü. oysa dün gece, çişimi yapmak için banyoya doğru sarsak adımlarla giderken, bir ara pencereden yukarı doğru bakmış ve koyu gri bulutları görüp gülümsemiştim. gökyüzü tanrısı da ''bakarız!'' mealinden bi işaret çakmıştı. demek ki bakmamış. yapacak bir şey yok tabi. tanrılara küsülmez ki. hele ki gökyüzü tanrısına. mazallah bütün bir sene güneşi eksik etmezse tepemden, ne yaparım ben?


hmm. aslında düşündüm de, belki bu sefer kanatlarım birbirine yapışmaz da dansederek uçabilirim.

Pazar, Eylül 02, 2007

saf bir heyecan

aradığım tek şey buydu; saf bir heyecan. hani uzun ve sıcak yaz gecelerinin ardından bir akşam hafifçe üşüdüğünü hissetmek. ya da kendinize çok benzeyen biriyle karşılaştığınızda çok güzel şeyler yaşayabileceğinize dair belli belirsiz bir his. sabahın köründe zil sesinden hemen önce uyanıp da aslında o günün tatil olduğunu ve zilin hiç çalmayacağını anladığınız o an. sevdiğiniz adamın ya da kadının sizi ilk defa ellerinizden öpmesi. bulutların ardından bir kaç saniyeliğine kendini gösteren ay...yıldızlar...dalgalar...ya da herneyse.



oysa bilmediğim bir şey vardı; ruhum bu kadar huzursuz ve bu kadar karışık ve bu kadar sahtekarken, saf bir heyecanla karşılaşmak mümkün değildir. karşılaşsam bile onu göremeyeceğim o kadar açık ki.



belki de şimdilik büyük pencerelerin önündeki sandalyede oturup gökyüzünde çakan şimşekleri izlemeliyim. ve bu sırada televizyondan aptal bir filmin sesi gelir. kucağımda oturmaktan artık sıkılan kedi yatağa gider ve yastığımın üzerine kıvrılır. ben de bütün o sıradan insanlar gibi derim ki;


- off! feci yağmur bastıracak. çok fena...çok.

Salı, Temmuz 03, 2007

birer birer neyim kalır geriye baksam da*

hayata karşı son derece küçük beklentilerim var. hatta minicik. her birini mini mini kutulara koydum, rengarenk kurdelalarla sardım; vakti gelince açmayı bekliyorum.



elbette benden başka hiç kimsenin açmasına izin vermeyeceğim.



ne sanmıştınız ki?


* ölüyorum / hayko cepkin

Cumartesi, Haziran 16, 2007

could you guide me in?

ardından hep birisi bakıyor gibi. takip ediliyorsun. izleniyorsun. gittiğin her yer, yaptığın her şey biliniyor. yine de gitmekten ve yapmaktan vazgeçmiyorsun. çünkü bu hayatın küçük ve mora boyanmış bir odada geçmeyeceğini çok iyi biliyorsun. sen yanımda olsan ben bütün hayatımı bu odada geçirebilirim mesela. inanmıyorsun değil mi? zaten bana hiç bir zaman inanmadın ki.



şimdiye dek kendinden başka kimseyi mutlu edememiş olmana hiç şaşırmıyorum. ''think positive'' sloganından nefret ediyorsun, biliyorum. birileri seni çok üzmüş olmalı. kırılmışsın. paramparça olmuşsun. ve bir başkasının kırıklarını yapıştırması fikri bile seni ürpertiyor. onlar senin kırıkların. kimse ellememeli. sadece sen dokunabilirsin. çok bencilsin...çok.



bir kez olsun bana sarılarak ağlamanı istiyorum. sonra hiçbir şey olmamış gibi davranabiliriz. hiçbir şey olmamış gibi davranmaya o kadar çok alıştım ki; artık hiçbir şey olmamış gibi geliyor zaten.



seni aramayacağımı biliyorsun değil mi?

Çarşamba, Haziran 13, 2007

kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

hani asansördeyken, aynaya bakıp rujumu sürerken, bütün ukalalığımla ''kahretsin ya! yine çok güzelim!'' diyerek sana aynadan göz kırptım ya. işte sen tam o anda ''ben de fena değilim canım!'' dedin ve gülümsedin. işte o gülümseyişine bütün bir ömrümü olmasa da, en güzel bir kaç yılını seve seve vermeye karar verdim.



yabancı bir evde, yabancı bir yatakta uyanınca ve yabancı bir mutfaktan şahsıma hazırlandığını bildiğim kahvaltı kokuları geldikçe, ben bu şehre daha çok inanıyorum.



- yalnız benim omletim alışkanlık yapar!
- yapsın!
- ahahahahha!



hayat bu kadar basit değil aslında biliyorum. ben de artık bir şeyleri kazandığımdan mıdır, kaybettiğimden midir bilmiyorum; hayatımın bir bölümünde ölüyorsam, geri kalanında yaşamaya devam ediyorum pekala. insanların yapabildiği ve beim bir türlü beceremediğim şey buymuş demek. işte sonunda öğrendim. geç mi oldu? bilmiyorum. sana denk geldi sadece. üzgünüm.



yine de, o omletten bir kez daha yemek istiyorum!

Pazar, Haziran 10, 2007

sonra görüşelim

bakmayın böyle memnuniyetsizmiş gibi göründüğüme. her ne kadar mutsuzlukla beslenen bir kadın olsam da, hepinizin yaşam enerjisini toplasam, yine de benimki kadar etmez. zavallısınız ve öyle olduğunuzu biliyorsunuz. allahın creepleri sizi!



- migros'tan pamuk aldığın için bile mutlu oldun ya; ne diyeyim ben sana?
- bi kere bu herhangi bir pamuk değil. lütfen! baksana, rengarenk!
- ahahahah!



esasen nerede, ne zaman ve nasıl hata yaptığım umrumda bile değil. çünkü en başa dönebilmek gibi bir yeteneğim var benim. yaşamak istemeyip yine de yaşadıklarını unutan salaklardan değilim. aksi gibi, hiçbirini unutmuyorum. yüzünüze baktıkça aklıma geliyor. ama anlamadığınız şu; ben her koşulda sizi sevecek bir insan değilim. çünkü birinizin bir diğerinden hiçbir farkı yok.



demek istediğim şu; mutluyum. hem de size rağmen. lütfen kıracak başka kalpler, yalan söylenecek başka kulaklar, gösterip verilmeyecek başka bedenler, ezilecek başka egolar, hor görülecek başka ruhlar bulunuz.



mümkünse sonra görüşelim.

Salı, Haziran 05, 2007

öylesine

gördüğün gibi zaman akıp geçtikçe kendini buluyorsun bende. aslında ne senin bana benzemeni istiyorum ne de benim sana benzememi. bir bütün oluşturmamız falan gerekmiyor. bütün bu cümleleri birinci çoğul kişi zamiri ile kurmam bile yetiyor bana.


aslında tek istediğim, bana ait olman.


geçen gece bir rüya gördüm. eflatun rengi bir ormandayım. ağaçların arasından sessizce yürürken, yukarıdan bana sesleniyorsun. kafamı kaldırıp sana bakıyorum. ayaklarını dallardan sarkıtmış sallandırıyorsun. ''gelsene buraya!'' diyorsun. nasıl geleyim? ellerimden tutamayacak kadar uzaksın. göremiyor musun?


bakma bu kadar güçlü göründüğüme. tek başıma değil o ağaca tırmanmak, bu ormanda yürümek bile zor geliyor bana.


başına nasıl bir bela açtığının farkında mısın?

Pazar, Haziran 03, 2007

oyun henüz başlamadı

- gerçekten mi?




omuzlarını düşürmüş, gözlerini parmak uçlarına çevirmiş, elinde tuttuğu bir şeylerle hiç durmadan oynayıp duruyordu. bu halini çok seviyordum. ya da en çok bu halini seviyordum.



- evet. gerçekten.



bütün gücümü toplayıp zarları salladım ve fırlattım. 6-1 geldi ve bunun hiçbir önemi yoktu. nasılsa bu oyunda hiç bir şekilde kazanamayacaktım. çünkü benim kazanmam, senin kaybetmen demekti ve kaybetmeni asla istemiyordum.



ama kaybettin.



- öyleyse, al zarlarını ve git.

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

bu şehirde bir adam var adı bana özel

cem adrian dinliyorum uzun zamandır. sokaktan gelen mahalle veletlerinin sesi müziğe karışıyor. az evvel söndürdüğüm sigaranın üzerine bir tane daha yakıyorum. doktorum adına üzgünüm ama, bu şarkı ve bu bira sigarasız gitmiyor. kendi adıma üzgün değilim. hiç bir zaman kendi adıma üzgün olmayı beceremedim.



elimde sadece bir fotoğraf var. bir de telefon numarası. her sabah saat 7:30'da telefonum çalıyor. aslında açabilirim. ya da kapatıp arayabilirim. ama yapmıyorum. ilk defa kelimelerden daha fazlasına ihtiyacım var. kelimeler ki bu hayatta herşeyi çözeceklerine inanırdım.



- alo?
- efendim?
- naber?
- iyidir ibiş, senden naber?
- sensin ibiş. düdük!
- ahahahha!



gördüğünüz gibi bizi bir yerlere taşıyacak bir diyalog değil. ve hayatınızda ilk defa telefonda konuştuğunuz bir adamla hayatın sırlarını paylaşacak değilsiniz. hoş, benim hayata dair hiç bir sırrım yok. o'nun varsa seve seve dinlemeye hazırım ama.



- seni yıllardır tanıyor gibiyim!



ah! bunu bana her defasında söylemek zorunda mısınız? aslında tanımadığınızı, göründüğüm gibi olmadığımı anlamanız bu kadar mı zor? rol yapmıyorum, hayır. ama bu ben değilim. belki de şu kahrolası aynayı bir parça kendinize çevirmeniz gerekiyor. belki de, görmek istediklerinizi görüyorsunuz.belki de beni hiç bir zaman tanıyamayacaksınız.



- ama beyaz bir şeyler giymek zorundasın.



olur. konsept buysa eğer, giyerim elbette. ama beyazları çabuk kirletirim ben. haberin olsun!

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

ain't that just like a woman

gecenin karanlığında, sokağın köşesinde üç tane gölge belirdi. üç tane kadın. hızlıca ilerlediler. galatasaray hamamı'ndan sola döndüler. merdivenlerin hemen önünde durdular. biri arkayı biri önü kolaçan ederken, bir diğeri duvara dönüp elleriyle bir şeyler sarmaya başladı.



- hadi hadi. çabuk ol!



hakan'ın dediği gibi, aslolan sadece düşünceler. düşünceler, davranışlara dönüştüğü zaman, çirkinleşiyor. elimizde kalan hemen hemen kocaman bir hiçlik oluyor.



- al bakalım.



ne olmak istiyorsak o'yuz aslında. ben de hüzünlü tarafımı maskelemeye çalışıyorum işte. oysa çoğu insanın gülüp geçebildiği ya da kafasını yastığa koyduğu an unuttuğu şeyler, benim basbaya canımı acıtıyor. değişmeye çalışmayı uzun zaman önce bırakmıştım. yeniden başlasam mı acaba? ya da o maskeyi alıp münasip bi tarafıma mı soksam? karar veremiyorum.



üç kadın, ayakları birbirine dolanarak ve kahkahalar atarak, caddenin öbür tarafına geçiyorlar. ara sokaklardan birine sapıp içeriye sadece kadınların alındığı bir bara giriyorlar. o bara ben de girmek istiyorum. çünkü bu dünya üzerinde yaşanan her şeye şahit olmak istiyorum. uzaktan bakarak da pekala şahit olabilirsiniz. ama yaşananları yaşayanlardan biri olamayacağınız çok açık. ve ben hayatımda hiç yalancı şahitlik etmedim.



- sıkıldım. gidelim.



pekala. artık şunu kabullenmenizi istiyorum. ben aslında sersem bir tavuk değilim. beni sevseydiniz eğer, bunu zaten kendiniz görebilirdiniz. ama siz, gözlerimin tam içine bakmaktan imtina edip işin kolayına kaçtınız. benim de size pek yardımcı olduğum söylenemez. evet. siz görün istedim. göremediniz. canınız sağolsun. göremediniz diye size kırılacak değilim. benim tek derdim sadece kendimle. yine de oturduğum yerde, hemen önümden geçen engelli travestiye bakınca, kendimi unutuveriyorum. yazık ki o'nun için yapabileceğim hiç bir şey yok. konuşmaya kalksam suratıma bir yumruk yemeyeceğimden de şüpheliyim üstelik.



- sayın abonemiz. bu bir bant kaydıdır. aradığınız kişi, aslında hiç bir zaman var olmamıştır. lütfen daha sonra tekrar denemeyiniz. zira bunun size baş parmağınızın bir kaç defa hareket etmek suretiyle biraz daha fazla çalışmasından başka bir yararı olmayacaktır. iyi geceler dileriz.



üç kadın. artık hiç bir şey için çabalamamaya karar veriyor. ben de onlara uyuyorum. uyumlu biri olduğumu biliyor muydunuz?

Perşembe, Mayıs 24, 2007

ars longa vita brevis

- delinin tekisin!
- evet. biliyorum.



anlamak istemediğiniz de bu zaten. sizin gibi düşünmüyorum. dahası, sizin gibi düşünmek istemiyorum. güzel bir ev, ekonomik bir araba ve mutlu bir yuva falan istemiyorum ama benim de sizinkine benzer hayallerim var. mesela bir oğlum olsun istiyorum. rahmime düştüğü sırada babasına aşık olayım, yeter. annesi ve babası aşık olan çocukların çok daha özel olduğuna inanıyorum çünkü. muhteşem bir oğlum olurdu eğer olsaydı. ki kendisine layık olmamaktan korkabilirdim. kendime bile layık değilim.



her şeyi bildiğini sanan insanlardan değilim. çok şey biliyorum, o ayrı. siz kafamın dibinde konuştukça, bilmediğimi sandığınız şeyleri defalarca anlattıkça, gözlerimin içine baka baka bana yalan söyledikçe, kendinizi ve kendiniz dışındaki insanları yücelttikçe, iyiden iyiye tiksiniyorum sizden. tiksinmek çok ağır oldu belki. acıyorum diyelim. evet, bu daha yerinde oldu.



çalıştığım şirkette, birinci kattaki arka kapıdan merdivenlerden inin. tam karşınızdaki camdan dışarı bakın. hava biraz serinleyince, tam karşınızda onları göreceksiniz. koyunlar. bildiğiniz koyun sürüsü. şehrin merkezinde sahipleri tarafından oraya getirilmişler ve plazalara bakarak karınlarını doyuruyorlar. absürd mü? kesinlikle değil. aklıma nerden geldi peki şimdi bu? önemli mi? kesinlikle değil. o koyunları seviyorum. size benziyorlar.



çok bunaldım. bir yandan kendimi yapayalnız hissedip bir yandan da bu yalnızlığın tamamen kendi seçimim olduğunu bilmek bile rahatlatmıyor beni. yatağımın üzerinde odamdaki eşyalara bilmem kaçıncı defa bakarken gözlerim hep aynı şeye takılıyor; bavuluma. bu defa gitmek için çok erken biliyorum ama, plan yapmaya başladım bile. gidersem eğer, benimle gelecek olan var mı? elbette yok. her biriniz o kadar korkak, o kadar plancı ve o kadar içten pazarlıklısınız ki, gelmeyi götünüz yemeyecek belli ki. oysa hiç yaşamadığınız kadar güzel bir yolculuk vaadedebilirdim sizin için. ama buna değmezsiniz.



durun bi sigara yakayım...içer misiniz? neyse. içmeyin. ciğerlerinize yazık.



ne diyordum. ha... ilişkileri satranç tadında yaşıyorsunuz hepiniz. ''şimdi bana bunu yaptı, o zaman ben de şunu yapayım.'' ''iki gün aramayayım da kendine gelsin.'' ''biraz mesafe koyayım da götü insin.'' ''bi ileri bi geri yapayım da feleği şaşsın.'' çok afedersiniz ama, siktirin gidin! doğal olun biraz. ve rica edicem, kadınlarla erkekleri ayrı kefelere koymaktan vazgeçin artık. hepimiz aşık oluyoruz. hepimiz nefret ediyoruz. hepimiz aldatıyoruz. hepimiz inciniyoruz. hepimiz ağlıyoruz. kabullenin. erkekler mars'tan kadınlar venüs'ten diye bir kitap vardı hani. hassiktir ya! ne komik. oysa hepimiz jüpiter'deniz. jüpiter'i çok seviyorum ben. bi kere dünya'ya çarpması muhtemel kuyruklu yıldızları kendisine çekiyor. daha ne yapsın? yaranamıyor işte. bencilsiniz hepiniz. hep daha fazlasını istiyorsunuz.



her şeyi bilmediğimi söylemiştim değil mi? iyi ki bilmiyorum. gogol burda olsaydı, derdi ki; basacak bir noktam bile kalmadı, anne!"



benim de gogol'üm. benim de kalmadı. çok yazık.

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

what's this life for

''buraya ait değilim.''



bu cümleyi hayatımda belki binlerce kez kurdum ama, hiç bir ana bu kadar çok yakışmamıştı.



turistin biri, sanıyorum kendisi ingilizdi, içtiğim biraları işemek için bile para vermemi isteyen bu gudik barın aynı derecede gudik tuvaletinden dönerken, tam önüme geçip dansediyor. dizlerini hafifçe büküp kalçalarını bana doğru ileri geri sallıyor. bu ne şimdi? ''seni böyle sikerim güzelim.'' mi? ingilizleri seviyorum da, çoğu böyle aptal oluyor işte. nerde thom nerde bu? önce adamın ellerini tutuyorum. kalçalarımın üzerine yerleştiriyorum. sağ bacağımı kaldırıp beline doluyorum. suratını görseniz. hayatınızda hiç şebek görmediyseniz, emin olun, bir faydası olurdu. dudaklarımı kulağına değdiriyorum. nefesimi bırakıp, ''go fuck yourself.'' diyorum. kimse duymuyor. yanağına bir öpücük kondurup masama gidiyorum. ardımdan bakakalıyor. ingiliz arkadaşları bana tezahurat yapıyorlar. ıslıklar çalınıyor. alkışlar patlıyor.



oysa tam o anda, başka bir şehirde, başka bir barda, başka biriyle olmayı çok isterdim. ah, elbette peter'la. son vapurla eve dönerken sessizce vapurun kıçından çıkan köpükleri izleyebileceğim başka kimsem yok o'ndan başka.



daha fazla dayanamayacağımı anlayınca, masadakilerden müsaade isteyip kalkıyorum. sanki müsaade etmeseler gitmeyeceğim? neyse. hesabımı ödeyip çıkıyorum. ingiliz bir ara peşimden gelecek gibi oluyor. sonra vazgeçiyor. kalabalık içinde akıp meydana çıkıyorum. önüme çıkan ilk taksiyi durduruyorum.



- nereye bayan?
- ait olabileceğim bir yere.
- nasıl?
- tabi öyle bir yer olmadığı için, ben en iyisi evime gideyim. devam edin siz, bu yoldan.

Cuma, Mayıs 18, 2007

gamlı baykuş

bak şimdi! evet, tam buraya bak. yeter sağda solda oyalandığın. anlamıyor musun, bakman gereken taraf, bu taraf. gitmen gereken, duyman gereken, koklaman gereken, dokunman gereken, tatman gereken taraf da bu taraf. bütün duyularını ver bana. korkma. benden sana zarar gelmez. güven bana.



ikimiz de yeteri kadar zaman kaybettik, biliyorsun. sevkiyata bok yetiştirmeyeceğiz elbet, ama yine de, anlamadığın şu; uzun zamandır oturuyorum ben. yolun tam kıyısındayım. gelene geçene bakıyorum. bağdaş kurmuşum. kucağımda bi tane baykuş. aynı sana benziyor. sen geçerken gözlerini sana dikip kafasını yürüdüğün tarafa doğru çevirip durmasaydı ki 270 derece çevirdi tam olarak, biliyorum, belki de seni farketmeyecektim.



- yoksa kahramanımız bu mu?
- hani kahramanlara inanmıyordun artık.
- ah evet. haklısın. inanmıyorum.



zaten senin de bir kahramanın sorumluluğunu taşıdığını sanmıyorum. ne de buna gücünün yeteceğine. istersen uçabilirsin aslında. ya da düz duvarlara tırmanabilirsin. ya da tek bir hamlede karşındakini devirebilirsin yere. ama ben bunu istemiyorum. güce tapan salak kadınlardan değilim ben. gerekirse kollarımın arasında taşıyabilirim seni. hani yaralanırsan falan. yaralı mısın? evet. yaralısın.



ben yaralarımı yalaya yalaya iyileşmeyi öğrendim. kedilerin yaptığı gibi. sonra oturdum işte bu yolun kıyısına. hani, senin geçtiğin. kimseyi beklemiyordum aslında ama, sen geldin. lütfen gidişin de böyle apansız olmasın. gitmeden önce haber ver en azından. kendime bi kaç şişe şarap alayım. bi kaç paket de sigara. kuru kuru gitmez, malum.



- ee baykuş, ne dersin, eğleniyor muyuz?
- hem de çok!
- güzel.

Salı, Mayıs 15, 2007

özlemek mi dediniz?

sevgili peter;


mektubunu az evvel aldım. hemen cevap yazıyorum ki bana anlamsız triplerden atmayasın. gerçi aramızda böyle şeyler olmaz. bilirim. ama olsun. trip çekecek modda değilim bu aralar. hiç bir şeyi sallamıyorum. ve sırf içinde bulunduğum ruh hali yüzünden de seni kaybetmek istemiyorum. kaybedecek kaç insan kaldı ki zaten?


eskiden insanları daha kolay harcardım. astığım astık kestiğim kestikti. artık yapamıyorum. bencilce mi? bilmiyorum. yalnızım. daha fazla yalnız olmak istemiyorum. yalnızlığın niceliksel bir ölçüsü var mıdır, ondan da emin değilim. eskiden herşeyden emindim. demek ki bu şehir beni sağlam değiştirmiş. güzel.


seninle odamdaki balkonda yaptığımız muhabbetleri çok özledim. içtiğimiz biraları. sigaraları. burada da bir çok insanla muhabbet ediyorum. içiyorum. içiyorum. içiyorum... kendimi kaybetmiyorum ama. kendimi hiçbir zaman kaybetmedim. en azından sana verdiğim sözlerden birini tutuyorum yani. diğerleri için üzgünüm.


çok sıcak...



oralar daha da sıcaktır. sokağın köşesindeki manavın önü çilek kokuyordur. evin önündeki kahvede sokağa dökülmüş yaşlı amcalar tavla oynuyorlardır. belediyenin önündeki daktilocuların daktilolarından sonu ''arz ederim.'' diye biten dilekçeler sallanıyordur. hepsini çok özledim. seni çok özledim.


çok yorgunum. etrafa sürekli gülümsüyorum. hatta abartıp şuh kahkahalar atıyorum. bugün telefonda d. bana dedi ki; ''sesin süper geliyor. çok sevindim!''. ahahaha! ''evet.'' dedim. ''süperim zaten. sağol.'' oysa süper falan değilim. dökülüyorum. günler boyunca yataktan çıkmasam bile işe yaramayacakmış gibi. en sonunda acile kaldırıp serum bağlayacaklar. bi keresinde olmuştu böyle bir şey. yanımda mıydın o zaman? pat diye düşüp bayılmışım abimin kollarının arasında. küçüktüm daha. bir adama aşıktım. hayatımda ilk defa aşık olmuştum. günlerdir yemek yememiştim. kimse o adam yüzünden olduğunu bilmiyordu. adam da bilmiyordu. serumun iğnesinden kalan yara bandını günlerce çıkarmamıştım. o yara bandına bakarak aşkın anlamını çözmeye çalıştım. annem bir gün ''yeter artık!'' diyip ''caaart!'' diye çıkardı yara bandını. hiç canım yanmadı. demek ki aşk böyle bir şeydi.


bir daha hiç öyle aşık olmadım.


taşındım bu arada. yeni evimdeki odam minaresi henüz yapılmamış bir camiye bakıyor. önceki kiliseye bakıyordu biliyorsun. bir dahaki sefere sinegoka bakan bir eve taşınmayı planlıyorum. din hakkında kafam iyice karışsın istiyorum.


''sensizken yıldızlar hiç kaymıyor.'' demişsin. ben kayıyorum. geçenlerde merdivenlerden düştüm. sol ayağımdaki tendonları koparmışım. o halde bütün bir gece dansettim. doktorun bir ağzıma sıçmadığı kaldı. kendisine kibarca sosyal hayatım için değil, ayağım için bir şeyler yapması gerektiğini, görevinin bu olduğunu belirttim. o da kibarca ayağımın röntgenini çekti, biraz masaj yaptı ve reçeteye bir krem yazdı. kremi elbette kullanmadım. artık yürüyebiliyorum.


şimdilik bu kadar. bana bol bol yaz.


seni özlediğimi söylemiştim, değil mi?


baş belan;
tavuk

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

don't ever change now baby

pencere açık. pencereler değil. pencere. sadece tek bir pencere var. yerdeyiz. yerde yatıyoruz. çırılçıplak. aynı şarkı kimbilir kaçıncı defa çalıyor. gözlerim kapalı. usulca kalkıp pencereyi kapatıyorum. tam kapatırken hocanın sesi duyuluyor. kendi dinine inananları günde beş defa yaptıkları ritüele çağırıyor. oysa bilmiyorlar ki muhteşem olan tek bir ritüel var; bir adam ve bir kadının sevişmesi.


yerdeki çamaşırlara basmamaya çalışarak usulca masanın üzerinden bira şişesini alıyorum. yanınada bir sigara yakıyorum. yatağın köşesine oturup sigaramı yerde yatan adamın poposuna doğru üflüyorum. uyanır gibi oluyor. gözlerinin etrafındaki karartı bir an aydınlanır gibi oluyor. sönüyor.


hayatımda ilk defa bir şeylerin adını koymamaya çalışıyorum. o'nun da adı yok. benim de. sanki herhangi bir şeye herhangi bir ad bulsak, yok olacakmışız gibi. mesela ''bu bizim şarkımız olsun hadi?!'' desek, o şarkının notaları karışacak. sözleri anlamsızlaşacak. temposu değişecek. velhasıl, boku yiyeceğiz.


sigarayı söndürüp yatağın içine giriyorum. o'na sıkıca sarılıyorum. aşk denen şeyin gerçek olduğu bir hayata girmek üzere gözlerimi kapatıyorum. ''hayattan hiç bir beklentiniz olmadığı anda mutlu olursunuz" diye kim demişse, hay ağzını öpeyim.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

fade out again

dudaklarından öptüm. biraz bira, biraz ot, biraz et tadı geldi ağzıma. tam da böyle hayal etmiştim. bir dudağın tadı pekala hayal edilebilir. ve hiçbir dudağın tadı, bir diğerine benzemez. hepsi aynı sinir uçlarından oluşsa da bu böyledir. benzemez! benzememeli!


artık konuşmuyoruz. kelimeleri tükettiğimizden değil. ona daha çok var. sadece sessizlikte birbirimizin nefes alıp verişini dinliyoruz. ben nefes alırken o nefesini dudaklarımın arasına bırakıyor. aptal nlp uzmanlarının ''aynı anda nefes alıp verin.'' gibi saçmalıklarına bakmayın siz. hayatta herşey birbirini tamamlıyor.


peki biz? biz birbirimizi tamamlayacak mıyız?



kapı çalıyor. odayı temizlemek için gelmiş olabilirler. elbette açmıyoruz. bu anın büyüsünü değil housekeeping, kralı gelse bozamaz! bozmamalı!



edip canseverin miydi, kimindi; ''canım, elbette diyordum, nasılsa. otel batacak, otel batacak.''



tamam. akışına bıraktım.

Perşembe, Mayıs 03, 2007

me quedo alza'o!

binlerce cam parçasından yapılmış ve kırmızının diğer renklere acımadan ağırlığını koyduğu duvarlara bakıyorum da; hayatımı tasvir edecek olsam buna benzerdi. belki kırmızının yerine başka bir renk koyabilirdim. mesela yeşil. belki mor. belki de turuncu. birini seçmem lazım.



kaç bardak sangria içtim hatırlamıyorum. bardağın dibinde meyveler biriktikçe birileri bardağı dolduruyor. belki de bu yüzden kübalı bir grubun söylediği şarkıya, sözlerini tam olarak bilmesem de bağıra çağıra eşlik ediyorum.


- comandanteeee che guevaraaaaa!


o da burda olsaydı. tanımak istiyorum. bir ispanyol meyhanesi'nde ne kadar tanıyacaksam, o kadar tanımak istiyorum işte. hem belki şarkının sözlerini biliyordur ve saçlarımın arasından bana der ki;


- burda diyor ki; donde el sol de tu bravurale puso un cerco a la muerte. söyle bakalım?
- ne demek istiyor peki?
- cesaretinin güneşi ölümü kuşattığı zaman.


sonra belki bir kaç bardak daha sangria içeriz. biraz dansederiz. biraz konuşuruz. ve nihayet sabaha karşı, istiklal caddesi'nde ben onun koluna girdikten hemen sonra etrafımızdaki sarhoşlara bakarken ve birbirimizi düşünürken, tek kelime etmeden sessizce yürürüz.


- comandanteee che gueveraaaaa!

Pazartesi, Nisan 16, 2007

ortaköy'de sensiz kumpir yedim

yürüdüm. mor converselerime bakarak yürüdüm. sen yoktun. bu ayakkabıları aldığımdan beri ne zaman yürüsem, kendimi melankolik küçük bir kız gibi hissediyorum. takım elbiseli adamlarla göz göze gelince kendime geliyorum neyse ki. neyse. yürümeye devam ettim. hemen köşedeki büfeden kumpir aldım. sen yoktun.


- başka ne koyayım abla?
- canın ne isterse ondan koy.


kumpirim elimde, banklardan birine oturdum. sertçe bir rüzgar esti. saçlarıma ketçap bulaştı. sen yoktun. yaşlı bi adam yanıma geldi. bana bir paket mendil uzattı. ben de ona bir ytl uzattım. teşekkür etti. ben de teşekkür ettim. tam karşımdan kocaman bir yük gemisi geçti. kedinin biri gelip elimi yaladı. bir sokak çocuğu dil çıkardı. iki sevgili öpüştü. sen yoktun.


bütün bunların ne önemi var ki?

Perşembe, Mart 29, 2007

all the love gone bad turned my world to black

halatlar, bağlı oldukları yerden usulca çözülüyor. son anda kapıdan geçen bir kaç kişinin adımları hızlanıyor. adım attıkları an, kocaman vapur, kendisinden beklenmeyecek bir hızla, kıyıdan süzülerek uzaklaşıyor. camın arkasından, insana bir daha hiç geri gelmeyecekmiş hissi uyandıran bu manzaraya bakarken düşünüyorum; martılar gerçekten çok şanslı olmalı!


her sabah bu yoldan geçiyorum. önce kapıyı kapat. sonra sokağı caddeye bağlayan merdivenlerden in. pervasızca karşıya geç. uzaktan yaklaşan vapuru gör. pervasızlığını bozmadan yavaşça yürümeye devam et. köşedeki bayiden gazete al. karnın açsa hemen yanındaki seyyardan ve elbette aynı pervasızlıkla, temiz olup olmadığından emin olamadığın poğaçalardan al. kıyıdan kıyıdan yürü. çoktan iskeleye yanaşmış ve işine gücüne yetişmek için koşuşturan insanların arasından geç. pervasızca iskeleden vapura atla. pervasızca otur. pervasızca uçan martılara bak.


pervasızca yaşamak bu olmalı. belki ben de en az martılar kadar şanslıyım.


tam karşımda oturan, sırt çantalı, yeşil converseli, gri kapşonunu yüzünün yarısını gizleyecek kadar kapatmış ve benim gibi kulaklarına kulaklık yapıştırmış adama bakıyorum. her sabah tam burada buluşuyoruz. bazen aynı yerleri tutturamadığımız için, çapraz oturmak zorunda kalıyoruz. ama olsun. birbirimizi illa ki görebilecek konumdayız. benden en az 3 yaş küçük olmalı. hele şu halimle nerden baksan 5 yaş küçük görünüyor. yani, ben onu kolaylıkla ''zibidi'' kategorisine, o da beni aynı kolaylıkla ''olgun kadın'' kategorisine sokabilir. oysa ikimizin kafasından da hemen hemen aynı şeylerin geçtiğine eminim.


gözleri, pırıl pırıl parlayan rugan ayakkabılarıma takılıyor.


- ben de mor converselerimi giymek isterdim.

diyorum. salak salak bakıyor. kulaklıklarını çıkarıyor.

- efendim?

diyor. kafamı çeviriyorum.


vazgeçtim. kesinlikle martılar kadar şanslı değilim.

Pazar, Mart 25, 2007

duydum ki unutmuşsun

kemanın yayı, kulağımın hemen yanında, bir ileri bir geri gidip geliyor. darbuka, darbuka olalı böyle bir hüzne şahit olmadı. her dakika birbiriyle tokuşan rakı bardaklarının kafaları dönüyor, mideleri bulanıyor. masanın üzerindeki köşeleri yenmiş mezeler unutulmaktan şikayetçi.



ben mi?



ben son derece mutluyum. o kadar mutluyum ki, oturduğum sandalyaye iyice yayılmışım ve bir elimde aslında içmediğim sigara, diğer elimde aslında kaç bardak içtiğimi dahi unuttuğum rakı; bütün bu olanları izliyorum.



yazık olmuş o gözlerden
sana akan yaşlara



bir el, ellerimin üzerinde geziniyor ve sonra kenetleniyor. kimin eli bu? kimin eli kimin cebinde, umrumda değil ama, kimin eli benim elimde, işte bu umrumda. ah evet. tamam. şimdi oldu. bu eli seviyorum. kenetlenmesine izin veriyorum. ama sadece bir süre için. bu süreyi iyi ayarlamak gerekiyor. önceki ellerden biliyorum. evet. zamanı geçirdiğiniz anda, o el, sizi alır, götürür. başka bir el tarafından nereye gittiğimi bilmeden sürüklenmek istemiyorum. ''o zaman istediğin zaman bırakırsın, ne olacak ki?'' diyenler için, hemen cevap vereyim. o kadar kolay mı sanıyorsunuz, kendi isteğinizle tuttuğunuz bir eli bırakmayı? benim için hiçbir zaman kolay olmadı.



acırım heder olan
o en güzel yıllara



hesabı ödeyin de, gidelim artık. sen de elimi bırak artık. bu gece yastığın hemen altında uyuyacak.

Cumartesi, Mart 17, 2007

peter pan'a mektup

sevgili peter;



çizgi film karakterleriyle bezenmiş perdelerim, her iki ucundan da sımsıkı kapalı. esasen bu perdeleri buralara bavulda taşımama gerek bile yokmuş. çünkü tam karşımda, eski bir rum kilisesinin duvarları var. bir de sağ tarafta, hemen üst sokaktaki apartmanın küçük bir bölümü görülüyor. yani bu odada çıplak dolaşmam, hemen üst sokaktaki apartmanda oturanları değil, daha ziyade, tanrı'yı bağlıyor.



bunca şeyi, bu kadar kısa zamanda ve bu kadar kolay başarabileceğimi hiç sanmıyordum. sanırım, sen de sanmıyordun. gerçi ''başarı'' denen şey hiç umrumda değil, biliyorsun. kendini yaşamak zorunda hisseden insanların ortak sorunudur bu. hırs yok. hırs hiçbir zaman olmadı ki zaten.



kendi bedenimden daha sıcak bir bedenle uyumayı özlemişim.



güneş açtı. ben gidiyorum. kendine iyi bak. balkonlardan atlarken götünü başını kırmamaya dikkat et. seni çok özledim. en kısa zamanda görüşmek üzere.



tavuk

Cuma, Mart 09, 2007

impossible exchange

* jean baudrillard anısına;



dışarı bakıyorum. aşağıda bir türlü sevemediğim bu şehir, iyice küçülmüş ve neredeyse güzelleşmiş, bana bakıyor. gidip gitmemem umrunda bile değil. hatta geri dönecek olup olmamam da. ama döneceğim. dönmek zorundayım. ne yazık ki, hiçbir işimi yarım bırakmama gibi berbat bir kromozom eklenmiş bünyeme, babam annemi becerirken. yapacak bir şey yok.



birden bir bulut yığınının içine giriyoruz. daha önce hiç bir bulut yığınının içine girmemiştim. her şey uyduruk bir simülasyon gibi. yani, hayatın ta kendisi!



- ne içersiniz?
- hiçbir şey.



düşünüyorum da, bütün putlaştırdığım bu adamlar, sonradan nasıl da ironik bir şekilde paramparça oluyorlar. elime koca bir sopa alıp ben parçalasam yine iyi. hepsi de kendi kendilerini yok ediyor. sanki içlerinde, geleceğe kurulu bir saatli bomba varmış gibi. ''paaaat!'' diye patlarken, neyse ki, yanlarında olmuyorum.



tıpkı şimdiki gibi. o aşağıda. ben yukardayım. epey yukarda. kahretsin! her zamanki gibi şanslı bir orospu çocuğuyum!



"hicbir şey baştan cıkarmanın kendisinden daha büyük olmayı beceremeyecektir; onu yok eden düzen bile." J.B

Cuma, Şubat 16, 2007

pardon bakar mısınız?

bu şehirde sevdiğim tek yer neresi; biliyor musun? beşiktaş vapur iskelesi ile üsküdar vapur iskelesi arası. evet. sadece suyun üzeri. vapurdayım. dışarısı her zamanki gibi soğuk ve ben her zamanki gibi üşüyorum. gözlerim tam karşımda oturan yaşlı adama takılıyor. ''hayat ne tuhaf.'' diyorum. kafasını çeviriyor.



bu şehirde sevdiğim tek yer işte tam burası. neden mi? bilmiyorum. belki en iyi bildiğim yer. belki en çok geçtiğim. belki henüz kaybetmemiş olmak. belki de...



ne farkeder ki? bu şehirde bir yabancıyım en nihayetinde.

Salı, Şubat 06, 2007

metiyuv yofi mafa yeriso*

- ben bir bilet ayırtmıştım. yarın 12 için.
- elbette. nereye?
- istanbul.
- kaç numara?
- 10.
- nakit mi kredi kartı mı?
- nakit.
- buyrun. servisiniz 11:45'te buradan kalkacak.
- ...
- ...
- bu kadar çabuk ve kolay olacağını sanmamıştım.
- efendim?
- yok bi şey. kolay gelsin.



gerçekten bu kadar çabuk ve kolay olacağını sanmamıştım. gidiyorum. başka bir şehre taşınmak için gereken her şeyi yapmıştım ama bir tek bilet almak kalmıştı. hani bilet alana kadar daha çok vaktim vardı. hatta her an vazgeçebilirdim bile. öyle ya! kimseye söz vermedim ki. hayatım boyunca yaptığım gibi, yine tek başıma kararımı aldım, planımı yaptım ve son aşamaya geldim. bundan sonrası, biraz da hayata bağlı.



buradaki bütün ipneleri özleyeceğim. bu ipnelerden biri az evvel dedi ki; ''madem günün birinde döneceksin, niye gidiyorsun?'' cevabını biliyorum elbette ama, veremedim. zira saatlerce konuşmam gerekti cevabını anlatabilmem için. onun yerine waffleımdan kocaman bir ısırık alıp gülümsemeyi tercih ettim. dudaklarıma çikolata sosu bulaştı. silmedim.



istediğim zaman geri geleceğimi bilmeme rağmen, gözlerim doluyor. bu gün 12'de, o otobüste salya sümük ağlamasam bari. zira elin muavini ne anlar ki halimden. ahah!



* gidiyorum bu şehirden

Perşembe, Ocak 25, 2007

ulan bu gemiler senin gemilerin mi?*

bulundugum yerden bu sehir cok kucuk gozukuyor. hayir, yuksek bir tepede falan degilim. bilakis gayet deniz seviyesindeyim. hani birini gorursunuz ve ilginizi ceker. kafanizda oyle bir buyutursunuz ki, tanidiktan sonra "bu ne lan? ahahahah!" dersiniz. onun gibi bir sey sanirim. neyse.



otogarlardan nefret ediyorum. sikici, ruhsuz ve yalniz oluyorlar. kimse onlari sahiplenmiyor. yarim saatlik molalarda, sidik torbasini bosaltan, kimbilir hangi canlidan yapilan doneri baska secenegi olmadigi icin mideye indiren ve hemen yan koltukta oturan karinin cenesindan kurtulmak icin okuyabilecegi tum gazete ve dergileri toplayan insanlar gelip geciyor sadece. ben de, buraya gelirken, yine boyle ruhsuz bir otogarin, ne kadar temizlenirse temizlensin pis gorunecek tuvaletinde, klozete tuvalet kagitlarindan elbise yapmis, oturuyorum ve dusunuyorum;


"yalnizlik cok fena."


esasen yalniz degilim. ya da soyle diyeyim; hepimiz yalniziz. ikisi de ayni sey zira.



dun gittim ama yoktu. ne kadar sanssiz bir insan oldugumu unutmusum. bugun icin gitme fikri dolanirken kafamin icinde dun gece, telefonum caldi. bu telefon uzun zamandir boyle calmiyordu. heyecanlandim. o'ydu. kafasi guzeldi. taksim'e cagirdi. gidebilirdim elbette. ama gitmedim. bugun de gitmeyecegim. o'nun hakkinda konusurken gozlerimin parladigini farkettim zira. cok fena. hem de cok fena.



evet. ben sersem bir tavuk olarak, hayatimda belki de ilk defa asktan korkuyorum ve kaciyorum. sebep olanlarin allah belasini versin demek istiyorum ama, sucu baskalarinin uzerine yikacak kadar sersem degilim neyse ki.



ve siradaki parca, butun angutlara gelsin. rober hatemo soyluyor; senden cok var. dinliyoruz.



*baslik, attila ilhan'in "istanbul agrisi" isimli nefis siirinden bir misradir.

Salı, Ocak 02, 2007

son buluşmamız





adam bekliyordu. umutsuzca bekliyordu. sokağın köşesindeki bir elektrik direğine yaslanmıştı ve içinden bir şarkı mırıldanıyordu. ellerinde, çingene bir kadından alınmış ucuz papatyalar vardı. ama çok güzellerdi. papatyalar her zaman böyledir. ucuzdur ama çok güzeldir. derken kadın, sokağın başında göründü. ufak adımlarla yürüyor ve içinden bir şarkı mırıldanıyordu. kendisini bekleyen adamı ve papatyaları gördü. acı bir tebessüm yayıldı dudaklarına. keşke her şey bu kadar zor olmasaydı.


- çok beklettim mi?
- hayır hayır. az evvel geldim.
- iyi bari.
- bu papatyalar senin.
- teşekkür ederim.
- aç mısın? bir şeyler yiyelim istersen?
- hayır. aç değilim. bak. daha fazla zorlaştırmak istemiyorum ama... ben... bu ilişki... yani... olmuyor!
- anlıyorum.
- anlıyor musun? sahiden mi?
- evet. uzun zamandır mutlu değilsin. sen mutlu değilsen, ben de değilim.
- demek anlamıştın.
- anlamamam için aptal olmam lazımdı.
- öyleyse... bu çiçekleri niçin aldın?
- sana çiçek almam için, mutlu olmamız gerekmiyor ki?


kadın ve adam, bir süre yan yana yürüdüler. hiç konuşmadılar. el ele tutuşmadılar. her ikisi de içinden bir şarkı mırıldandı. sonra ufak bir kafeye girdiler ve birlikte son kez yemek yediler. adam, kadının ağzının kenarına bulaşmış ketçapı peçetesiyle sildi. kadın gülümsedi. adamın gözleri doldu. garsondan hesabı istedi. yüklü bir bahşiş bırakıp çıktılar.


adam sol tarafa, kadın sağ tarafa doğru yürümeye başladı. kadın bir an için durdu ve kafasını hafifçe çevirip adama baktı. adam yürümeye devam ediyordu.


ve ikisinin de içindeki şarkı bitti.



- olm, parmağın çıkmış fotoğrafta!
- hadi be?!
- ver makinayı. yeteneksiz!
- ahahahahha!