Salı, Haziran 05, 2012

jesus loves you, i don't

arabanın arka koltuğundaydık. hemen üzerimizde gelinlik kabarık dursun diye gelinin giydiği tüllerden teşekkül bir tarlatan vardı. aslında arabanın arkasında durması gerekiyordu ama o kadar kabarıktı ki, sürekli üzerimize düşüyordu. arabanın içindeki gelinle damadın kendisi olmadığımıza göre, halimiz çok komik olmalıydı. sürekli tülleri itekliyor ve arada birbirimize bakıp gülüyorduk. çok içmemiştik. sadece biraz rakı. belki biraz da tekila.


- siz de mi içerdeki partiden sıkıldınız?
- efendim?
- filmlerde muhabbete genelde böyle başlanır, racon budur.


muhabbete böyle başlamıştım. en azından sigarasından derin bir nefes çekerek denize doğru büyük bir ciddiyetle bakmaktan ve bana söyleyecek uygun cümleyi aramaktan kurtarmıştım o'nu. bir kaç küçük kahkaha atmıştı. sonra kendimizi barın ortasında tekiladan kalan limonları kemirirken bulmuştuk.


birileri arabanın camına vurdu. gözlerimi araladım. topuklu ayakkabılarım ayaklarımda değildi. arabanın arka koltuğunun nerdeyse tamamına uzanmıştım ve ellerimle başka bir eli tuttuğumu farkettim. o'nun elleriydi. üzerimize düşmekte ısrar eden tarlatanla mücadele etmekten vazgeçip sarmaş dolaş uyuyakalmıştık.



bu derece romantik başlayan bir hikayenin romantik bir sonunun olmasını bekliyorsunuz değil mi? gerçekten çok safsınız.




o bir kaç saatlik zaman diliminde ne olduğunu anlatmayacağım. sadece bir insanı, isminden başka bir şey bilmediğiniz halde bile sevebileceğinizi; ama nasıl desem, çok yakın arkadaşınız gibi, kardeşiniz gibi, sevgiliniz gibi sevebileceğinizi bilmenizi isterim. işte tam da bu yüzden o'nu daha fazla tanımak istemeyeceğinizi, buna gerek görmeyeceğinizi, hatta bundan kaçacağınızı bilmenizi isterim. tuhaf mı geliyor?



o gün giydiği mavi gömleği yıkadım. ütüledim. en kısa zamanda sahibine teslim etmem gerekiyor.